yeni defter
08 Kasım 2010
 
 Gavur İzmir'in Sonu

Cengiz  İlhan

Hisarönü’nde oldukça lüks bir saatçi dükkanı vardı, değerli  İsviçre saatleri satıyordu. Ayni zamanda bir yabancı havayolu şirketinin de acentesiydi, diğer Levantenlerin aksine, sohbetlerimize katılır arkadaşlık da ederdi; uzun zaman geçti,  ama hatırladım: Konuşma sırasında bir gün;  “- Biz, demişti, ailece beş kuşaktır burada, bu şehirde ve  bu çarşıdayız. !” 

Peki ben, biz, kaç kuşaktır bu şehirde ve bu çarşıdaydık !?

Dört beş yıl oluyor;  yeni körfez motorlarının birinde , yanımda oturan yaşlıca bir zat lâf açmak istedi, ilk söz, elbette, geleneksel “nerelisin “ sorusu olacaktı, öyle de başladı; “buralıyım” diye cevapladım. “Öyleyse Giritlisin” dedi, “hayır” dedim. “ O zaman Rumeli ?!”,  cevabım yine olumsuzdu:  Buralı, Karşıyakalıydım.  Arkasını kendim getirdim; aklımdan gerilere uzanıyor, bu kimlik sorularına soru ekliyordum;  Katolik Levantenler, Protestan İngilizler, Ortodoks veya Katolik Rumlar, Gregoryen veya Katolik Ermeniler, Yahudiler, Araplar, acemler v.b.. 

Karşıyaka sokaklarında dolaşırken aklıma geldi, bir “Osman Paşa Camisi”nin yapılışını hatırlamıyordum, başta “Çarşı Camii” olmak üzere diğerlerinin hepsinin yapılışına tanık olmuştum, İstanbul gibi değildi, hepsi erken Cumhuriyet döneminde yapılmışlardı.  Gittim baktım, Karşıyaka Osman Paşa Camisi 1912’de,  Jön Türklerden, Balkan Savaşından  sonra ibadete açılmıştı, buna karşılık Karşıyaka Saint Helen Katolik kilisesinin (Kilise sokağındaki ) yapılış tarihi 1905 ‘ti. Alsancak Hocazade camii kırklı yılların sonuna doğru, Avrupa’da savaş bittikten sonra yapıldı, İzmir’in eski Müslüman mahallesindeki camiler bir yana, eskilikte Alsancak’a Domniken , Pasaport’ta Fransisken kiliseleriyle yarışması mümkün değildi. 


                                              *          *        *

Geçmişte kiliseler (Katolik ve Ortodoks)   , cemaatleri ile sınırlı olsa da,  birer iktidar merkezidir.   Bu bakımdan İzmir ele alınırken şehirde yerleşik, tebaa veya yabancı, Hıristiyanları, Yahudileri tüm  kurumları ile birlikte göz önünde tutmak gerekmektedir. İktidar merkezlerinden bir diğeri de Konsoloslardır. Kapitülasyonlardan aldıkları güç ile sadece ülkeleri yurttaşlarının dışında Hıristiyan Osmanlı tebaası üzerinde de idari, ticari yetkileri, hatta siyasi, daha da öte  büyük bir nüfuzları vardı. Konsoloslar vasıtasıyla yabancı ülkelerden birisinin koruması altına girmek Osmanlı mülkünde Hıristiyan tebaaya   diğer Müslüman ve Yahudi tebaanın üstünde ve üzerinde ticari, hukuki ve idari ayrıcalıklar sağlıyordu. Konsoloslar bu güçlü konumlarını etkili bir şekilde kullanmışlar “konsolosluk korumasında olma” yı Osmanlı toplumunda yabancı ve  tebaadan farklı olarak, onlarında yanında yeni bir siyasi kimlik haline getirmişlerdir. Bir başka değişle; toplumda kişiler yabancı, tebaa ve Fransız, İngiliz, Yunan v.b konsolosluğu korumasında tebaa olarak üçe ayrılmışlardı. Konsolosluk korumasında olmak, bir bakıma, hukuki bir statü idi.

Göz önüne alınması gereken diğer bir konu da, Ortodoksların Katolikler ile ve her ikisinin Yahudiler ile  ilişkileri, rekabeti birbirlerini dışlama girişim ve çabalarıydı. Ortodoks/Katolik, Hıristiyan/ Yahudi ayrımının, en az Müslüman Türk / Ortodoks Rum veya Müslüman Türk / Hıristiyan Levanten ayrımı kadar, hatta daha fazla, yaşamı etkilediği muhakkaktı.  Çatışmanın temelinde şüphesiz,  parlayan İzmir ekonomisinde aslan payını kapma dürtüsü vardı. Ama bu sermaye sahibi ve ticari yaşama egemen başta İngilizler ve Fransızlar olmak üzere batılı ülkelerinin yaşam değerlerine özenme,  taklit etme, onlar gibi olduklarını kanıtlama çabalarını da beraberinde getirmiş, ortaya batıyı taklit etme, batılılara yaranma  üzerine kurulu bir Levanten kültürü çıkmış, bir başka ifadeyle bir koloni kültürü ve yaşamı oluşmuştu. İzmir’ in unutulmayan,  hakkında övgüler yazılan, hatta özenilen kozmopolit yaşamı işte bu yaşamdı.           

Bu gibi hiç de insancıl olmayan  yaklaşımların sonucu, elbette,  dini veya etnik ayrımcılık olacaktı, oldu da.  İzmir bunu yaşamış , bunu yaratan, konuya yakın geçmişte, bu yönden yaklaşan  Ortodoks veya Katolik  Hıristiyanlar bunun bedelini ödemişlerdi.

Peki öncesi ?! 
                                            *              *           *

İzmir, bir Ortodoks Rum şehri değildir, bir Türk şehridir. Müslüman Türklerin bölgedeki varlığı Osmanlıların çok öncesine uzanmaktadır. Şehri, kimsenin elinden,-hele Ortodoks Rumların hiçbir şekilde-, silah zoruyla almamışlardır. O dönemlerde ortalıkta, korsanlardan, Venedikli, Cenevizli tüccarlardan başka kimse yoktur. Ortodoks Rumların İzmir’e gelişi Müslüman Türklerden  en az dört beş asır sonrasıdır. Ne var ki Fransız, İngiliz göçü ve yayılmacılığı ile gelişen ticaret , batılıların kendisi arasındaki rekabet İzmir’in parlak dönemi öncesini ortadan kaldırmış, İzmir’i, şehrin Romalılardan bu yana gelen yaşamını göz ardı etmiş, İzmir’i bir Yunan şehri olarak göstermekte yarar görmüştür.  Yunan yayılmacılığı bunun devamıdır.

Uzun bir süredir, on dokuzuncu yüz yılın ikinci yarısından bu yana, konuya, İşte bu Yunan yayılmacılığının etkisi ile  Helenistik dönem başlangıç yapılarak girilmektedir. Bu da araştırmacıyı, zorunlu olarak yakın tarihimizin olaylarına  , Grek ya da Türk İzmir ikilemine sürüklemektedir. Bölge yaşamında etkin olan, hatta “Gavur İzmir” in sonunu getiren Yunan yayılmacılığı , “Antik İyonya ile kesintisiz bağlantı üzerine kurulu tarih” teması ; Ortodoks Rumların antik Yunan’ın devamı ve mirasçısı oldukları iddiası üzerine kurgulanmıştır. İzmir’in , Ege bölgesi’nin , Ege adaları’nın, asıl sahibi eski antik yunanın devamı ve mirasçısı  Ortodoks Rumlardır, bu topraklar onlara ait topraklarıdır söylemi bu kurgunun zorunlu sonucudur.

Bölgede yerleşik  Müslüman Türkleri, Müslümanlığa dönmüş Rumları, Katolik Rumları, Yahudileri, Ermenileri, Katolik Ermenileri işgalci konumuna itmek isteyen bu söylem tarihi siyasallaştırmış ve gerçeği, İzmir’i anlamayı, zorlaştırmıştır. İzmir, İzmir’in en az üç bin yıllık geçmişi, Yunan işgali ve Kurtuluş savaşı ekseninin, bir başka değişle Helenizm’in, ipoteği altına sokulmak istenmiştir.

Yunan Devletinin ordusu 15.Mayıs.1919 tarihinde İzmir’i işgal etmiştir. Amaçları şehri, bölgesi ile birlikte kendi topraklarına katmak, kendi siyasi egemenlikleri altına sokmak Türk İzmir yerine değil, buna dikkat edilmelidir, “Gavur İzmir”, yani kozmopolit, daha da ilersi Levanten İzmir yerine “Yunan İzmir’i yaratmaktır. “Yunan” yahut “Türk” her iki halde de bu;  elbette, İzmir’in kozmopolit yapısının sonu anlamına gelmektedir. Bunu ilk fark edenler Levantenler olmuştur. Bu kapıyı Yunanlılar açmış, zorunlu olarak Türkler buna karşılık vermişlerdir. Bir başka değişle Yunan işgali ile birlikte 15.Mayıs.1919 da  bir dönem kapanmış, ya da kapanma yoluna girmiş, kozmopolit İzmir son bulmuştur. Artık gerilere dönme olanağı kalmamıştır. Bu bakımdan Gavur   İzmir’in sonu; batılı araştırmacıların kabul ettikleri gibi, Türk Ordusunun İzmir’i geri aldığı 9.Eylül.1922 tarihi değil, Yunan Ordusunun İzmir’i işgal ettiği 15. Mayıs,1919 günüdür. Gavur İzmir’e, İzmir’in parlak kozmopolit yaşantısına  Yunan İşgali ile son verilmiştir.   


Bilgi verilmeden ve kaynak gösterilmeden kısmen ve tamamen alıntı yapılamaz.

07 Kasım 2010
 
AŞİRET
MİLLİYETÇİLİĞİ

Cengiz  İlhan


Doksanlı yılların sonlarında Emniyet Genel Müdürlüğü açıklamıştı; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 114’ü güvenilmez, 50’si Kürtçülük faaliyeti içersinde ,281’ i de yurda bağlı görünen, toplam 445 aşiret vardır. (1) Kuzey Irak’taki Kürtlerin de daha farklı bir toplumsal yapıda olmadıklarını Barzani ve Talabani sayesinde öğrenmeyen kalmadı.

Bilindiği gibi Osmanlılar Anadolu'da , Kürt aşiretleri korudukları halde, tek bir Türk aşireti, beyliği bırakmamışlardır. Timur ile Yıldırım Beyazıt arasındaki Ankara savaşının temel nedeni Osmanlıların güttüğü Anadolu Türk beyliklerini imha politikasıdır. Timur savaşı kazandıktan sonra beylikleri tekrar ihya etme girişiminde bulunmuş, örneğin Saint Jean Şövalyelerinin işgalinde bulunan İzmir'i geri olarak Aydınoğulları’na teslim etmiştir. Ama bu yetmemiş, daha sonra Çelebi Mehmet sadece İzmiroğlu Cüneyt Bey’i değil, bütün sülalesini katlederek, bölgede, tekrar duruma hakim olmuştur . Genç Osman olayı üzerinde pek durulmuyor; Yeniçeriler, Anadolu’ya geçip, Türkmenlerden ordu kuracağını söyleyen bu genç padişahı, sözünü yerine getirmesinden korkarak, acımasız bir şekilde katletmişlerdir. Avşar aşiretine söz verdikleri bölgeye, vazgeçip, Çerkez’leri yerleştirenler Dadaloğlu’nun nitelendirmesiyle “Kaypak Osmanlılar !” dır. Kısaca, Osmanlı , hatta daha önce Selçuk döneminden bu yana , Anadolu’da mağdur olan Kürtler değil, Anadolu Türklerdir. Türkleri Anadolu’da darmadağın eden (Anadolu’da hangi bölgeye gitseniz, bir Bayat, bir Kınık, bir Avşar v. köyüne rastlarsınız) ,batılar değil, bizzat Türk Sultanlardır

Cumhuriyet döneminde de değişen fazla bir şey yoktur; Kafkaslardan veya Balkanlardan gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet döneminde Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan Çeçen, Çerkez, Abaza, Gürcü , Boşnak, Pomak, Arnavut, Türk v.d yurttaşlarımızdan Güneydoğu Anadolu’ya iskan edilmiş hiç kimse yoktur. Kürt Aşiret reisleri topraklarında ve bölgelerinde önce Osmanlıların sonra Cumhuriyetin koruması altında her zaman egemen olmuşlardır.

Burada şu noktanın altını çizmekte fayda var: Şeyh Sait ve Dersim isyanlarına karşı başlatılan askeri hareket, bir Kürtleri yok etme girişimi değil, kurulan Cumhuriyet yönetimine, bu yönetimin kuruluş felsefesine karşı bir isyan hareketi olması nedeniyle yapılmıştır. İsyanın bastırılmasında kullanılan yöntemler , daha önce T.B.M. M Ankara Hükümetine , bir başka değişle Kuvayı Milliye’ye karşı Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde patlak vermiş, Çerkez veya Türk kökenli, Müslüman veya Hıristiyan kişilerin başını çektikleri isyanlara karşı kullanılan yöntemlerden farklı değildir, hepsi ayni sertlikle bastırılmışlar, ele geçirilen asiler etnik kimlikleri veya dinleri konusunda herhangi bir ayrıma tabi tutulmadan asılarak cezalandırılmışlardır. Örneğin Çapanoğlu isyanı, Konya isyanları v.b . Bu bakımdan son zamanlarda sıkça konuşulduğu gibi Şeyh Sait ve Dersim isyanlarının bastırılmasında Kürtlere karşı, Kürt oldukları için, özel ve aşırı bir sertlik uygulandığı söylenemez. Cumhuriyetin ilânından önce veya sonra veya Kurtuluş savaşının sona ermesinden önce veya sonra durum değişmemektedir . Kubilây olayında Mustafa Kemal’in Menemen’in topa tutulmak suretiyle imha edilmesini emrettiği, İsmet Paşanın, araya girerek, durumu önlediği bilinmektedir. Anadolu’ daki isyan hareketlerinin tamamı ayni niteliktedir, hepsi Anadolu’nun birliğine karşıdır, hepsi ortaya çıkan kargaşadan yararlanarak, dini kullanmak suretiyle bölgesine hakim olmak istemektedir; Türk, Kürt veya Çerkez, hepsi ayni işleme tabi tutulmuştur.

Cumhuriyet yönetimleri de, genelde, bölgede, aşiret bağlarını kırmak, toplumsal bir reform gerçekleştirmek , bir başka ifadeyle bölgeyi çağdaşlaştırmak ,şöyle dursun, bu düzeni aynen korumuş, hatta geliştirmiştir. Emniyet Genel Müdürlüğünün yayınladığı liste ile de kanıtlandığı gibi bu bir gerçektir. Siyasi Partilerimizin çoğu bölgede halktan çok aşiret reislerinin desteğine önem vermişler, aşiret reislerini halkın temsilcisi saymışlar, seçim yasaları buna göre düzenlenerek aşiret reislerinin milletvekili olması sağlanmış, aşiret nüfuzunu siyasi etkinlerinin ve güçlerinin desteği olarak kullanmak istemişlerdir. Hükümet politikaları çoğu kez bölgedeki aşiret yapısını korumaktan yana olmuş, en azından aşiret bağlarına karşı gelmemiştir. Bir bakıma, siyasi iktidarlar ile bölgedeki aşiret reisleri arasında ,yazılı olmayan, bir tür fiili özerklik anlaşması süregelmiştir de denilebilir. İktidarlar, sorun çıkarmadığı, ülkenin bütünlüğünü destekledikleri sürece ,aşiret reislerinin ,aşiretlerine bağlı yurttaşlarımız üzerindeki nüfuzları, yetkileri üzerinde pek durmamışlar, kaynağını Anayasa’dan almayan bu yetkileri, aşiret yaşamının bir gereği olarak değerlendirmişler, aşiret yaşamının iç sorunları olarak görmüşlerdir.

Batılı on dokuzuncu asır emperyalistlerinin tutumu da budur; başta İngiltere aşiret reislerini önce bölgeye sızmanın sonra da bölgeye hakim olmanın bir aracı olarak görmüşler ve bunu ustaca kullanmışlardır. Ne İngiltere ve sonra da ne ABD. onca demokrasi ve çağdaş yaşam ihracı iddialarına rağmen, orta doğunun Arap ve Kürt aşiretlerini dağıtarak bu iddialarına uygun olarak çağdaş bir toplum yaratmak şöyle dursun, bu yapıyı koruyup güçlendirmek için elinden geleni yapmış, aşiretlerin birer orta doğu krallığı (Suudi Arabistan örneği) haline dönüşüp, gelişmelerini sağlamıştır. Böylece bir ulus devlet doktrini olan milliyetçilik, ulusun yerine aşiretin geçmesi ile anlamını kaybetmiş, daha doğrusu ortaya “aşiret milliyetçiliği” diye bir acayip bir olgu çıkmıştır.

Bu milliyetçilik Arap şeyhlerinin çıkarlarını kollama milliyetçiliği, bu bağımsızlık , Arap,-veya Kürt aşiret reislerinin ,en çok güvence verene, en çok ödeyene siyasi destek vermesi, en güçlü olanın himayesine girmesi bağımsızlığıdır. Bölgede bu yönden Birleşik Amerika, İngiltere ve Almanya ile boy ölçüşebilecek güç yoktur, onların aşiret reislerine sağlayacağı güvenceyi, çıkarları hiçbir ülke sağlayamaz, veremez. Bu yüzden yaratılan bu aşiret milliyetçiliği bu güne kadar batılı ülkelerin çıkarlarına hizmet veren onların güvencesinde bir milliyetçilik olmuştur.

Şimdi de kuzey ırakta ve ülkemizde doğrudan veya dolaylı olarak- yine onlara hizmet etmektedir. Batı ülkelerinin “insan hakları “ adı altında savundukları düzen, bölgedeki bu aşiret düzenidir. Buyuran, buyrukları yerine getirilen, buyurana karşı olan kişinin, hatta ailesinin en küçük bir güvencesi bulunmayan bu orta çağ toplumsal yapısı içersinde çağdaş anlamda ne kişiden ne de kişi haklarından söz edilebilir. “İnsan hakları”, kişiyi hukuki birim kabul eden kapitalist ulus devletin temeli, ayni zamanda ürünüdür. Aşiret düzeninde bu anlamda kişi yoktur, haklar aşiret reislerinin haklarıdır, korunmak istenen de zaten budur.

Son zamanlarda yükselişe geçen Kürt Milliyetçiliğinin anlam kazanmasının ön şartı, bu bakımdan, Güneydoğu Anadolu’ da halen var olan aşiret düzeninin ortadan kaldırılması olmalıdır. Zira Batı Anadolu ile Güneydoğu Anadolu arasındaki fark; etnik kimlikte değil; uzun bir zaman önce çağdaş toplum yapısına geçmiş, kendisini Türk olarak tanımlayanlar ile, çağdaş toplum aşamasına geçmemiş, aşiret düzen ve toplum yapısını muhafaza eden, bu yapıyı bir özellik olarak sunup, sürdürmekte ısrar eden kendisini Kürt olarak tanımlayanlar arasındadır.

Ne var ki; Kürt Milliyetçileri bu konuda hiçbir görüş, fikir, istek ileri sürmemişlerdir. Konu hiçbir zaman tartışmaya açılmamıştır ?! Bu durumda, elbette, Kürt Milliyetçi hareketini, onca iddiasına rağmen “adil olmayan düzenin “ değiştirilmesine yönelik bir eylem olarak değil, adil olmayan düzeni korumağa ve sürdürmeğe yönelik, bölgesel otonomi (özerklik) adı altında mevcut aşiret düzenine hukuki statü sağlamayı amaçlayan bir başkaldırı olarak yorumlayan görüşler haklılık kazanır.

cengiz927@gmail.com

Bilgi verilmeden ve kaynak gösterilmeden kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz

-----

(1) “Cumhuriyet”. 21,22 Nisan 1996

25 Ocak 2009
 
İmparatorlukların Çöküşü *

E r i c H o b s b a w m

XVI. asırda İspanya, XVII. asırda Hollanda güçlü imparatorluklar kurdular. Ama XVIII. asırdan XX. asrın ortalarına kadar devam eden Büyük Britanya, arkasından da Amerika Birleşik devletleri uluslar arası hırslarını açığa vurmaktan çekinmeyen küreselleşmiş imparatorlukların tek örnekleridir. Bunu dünyanın dört bir yanına dağılmış güçlü kaynaklarına ve kurdukları geniş askeri üsler ağına dayanarak gerçekleştirdiler. Denizlerdeki üstünlük Büyük Britanya’nın kudreti oldu, Birleşik Amerika ise bu sonucu bombalarla yıkma kapasitesi ile sağladı.

Oysa imparatorlukların sürekliliği yalnızca askeri başarılar ile sağlanamaz. (…) Büyük Britanya ve Birleşik Devletler buna ilaveten, ancak küreselleşmiş bir ekonomi çerçevesinde mümkün olabilen, dünya sanayine hakim olma üstünlüğünden yararlandılar. Bunda , onları dünyanın sanayi merkezi konuma getirmiş olan üretim düzenekleri önemli bir yer tutuyordu. Dokuz yüz yirmili yıllarda, arkasından ikinci dünya savaşında, Birleşik Amerika dünya sanayi üretiminin %40 ını temsil eden bir güçtü. Rakamlar, bu gün dahi %22 ile %25 arasında gidip gelmektedir. Her iki imparatorluk da diğer ülkelerin örnek almak istedikleri bir model oluşturmuşlardır. Uluslar arası sermaye hareketlerinin merkezinde bulunuyorlar; mali, ticari ve bütçelerine ilişkin kararları bu hareketlerin yönünü, içeriğini ve hacmini belirliyordu. Ayrıca bu iki ülke, özellikle İngilizce’nin olağanüstü bir şekilde yayılmasıyla , görülmemiş bir kültürel etkinlik kazanmışlardır.(…)

Bu ortak noktaların ötesinde her iki ülke arasında çeşitli farklılıklar vardır. Her iki ülkenin boyutları arasındaki fark en gözle görünenidir. Büyük Britanya, bir kıt’a değil bir adadır; hiçbir zaman Amerika anlamında geniş hudutlara sahip olmamıştır. Büyük Britanya sırasıyla Roma İmparatorluğu , sonra Norman istilası , 1554’de Marie Tudor’un Kral Phillipe II. ile evliliği sırasında, kısa bir süre için İspanya olmak üzere çeşitli Avrupa imparatorlukları topraklarının sadece bir bölümüdür; hiçbir zaman merkezi değildir. Bir ülkede nüfus fazlası olduğu zaman,
o ülke göç vermeğe yahut koloniler kurmağa başlar. Büyük ölçüde göç veren bir ülke olan Britanya adaları buna örnektir. Buna karşılık Birleşik Amerika 1880 li yıllara kadar özellikle batı Avrupa’dan gelen göç dalgaları ile nüfusunu büyüterek geniş arazisine yerleştirmiş, göç veren değil önemli ölçüde göç kabul eden bir ülke olmuştur. Rusya gibi o da hiçbir zaman diaspora kurmamış bir imparatorluktur.

Hemen hemen tamamen kıta ve ülke özdeşleşmesi üzerine kurulu genişlemenin mantıklı sonucuna örnek Birleşik Amerika’dır. Yetişkin nüfus yoğunluğuna alışkın Avrupalı göçmenlere Amerika toprakları, ayni zamanda, bir yandan tükenmez bir alan öbür yandan bir çöl gibi görünüyordu. Yerel halkın tamamına yakının, isteyerek veya istemeyerek, yayılan hastalıklarla kırılması bu izlenimi daha da güçlendirmişti.(…) Bu topraklar onlara Tanrının bir lütfu idi. Avrupalıların kendi ekonomik ve yoğun tarım sistemlerini yerleştirmek için yapmaları gereken iş, sadece, yerli kabileleri tasfiye etmekti. Sonuç olarak Amerikan Anayasası, yerlileri, doğal haklar ve özgürlükler temel alınarak kurulmuş siyasi yapının, açıkça dışında tutmuştur. (…)

Büyük Britanya ve genel olarak Avrupa ile arasındaki bir diğer fark; Birleşik Amerikanın kendisini, hiçbir zaman, güçleri karşılaştırılabilir (denk) milletlerin biçim verdiği ulusları arası sistemin bir parçası olarak görmemiş olmasıdır. Koloni anlayışı da, ayni zamanda , bu bakış (vision) ile uyuşmamaktadır; zira Kuzey Amerika kıtası, Kanada dahil , tek bir ülkedir. Bu bakımdan Birleşik Amerika, Hawai dışında, kendi halkının bulunmadığı ya da Porto Rica, Küba, Pasifik adaları gibi Angola – Saksonlar tarafından yakın zamanda kolonize edilmiş bölgeleri ülkesine katma yollarını hiçbir zaman aramamıştır. Kendi kıtasını kaplayan toprakları dışında Amerikan hegemonyası Britanya’nın yaptığı gibi ne bir kolonyal imparatorluk ve ne de komonvalt biçimini almamıştır. Dünya ölçüsünde koloniler kurmamış, (Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi beyaz koloniler, giderek, yerli halka beraber veya onlar olmadan otonomi kazanmıştır) egemen olacağı dominyonlar yaratmamıştır. Amerikan iç savaşında Kuzeyin zaferinden sonra ülkeyi her türlü bölme arayışları, yasal, siyasi ve ideolojik bakımdan düşünülemez hale gelmiştir. Amerika gücünü, hudutlarının ötesinde yalnızca uydu veya bağımlı ülkeler sistemi ile göstermektedir.

İki ülke arasındaki temel farklılıklardan ikincisi Birleşik Devletlerin, aydınlanma çağının tetiklediği ihtilal umutlarından çok sonra da olsa, yine de bir ihtilâl ile kurulmuş olmasıdır. Eğer bir imparatorluk kurulacaksa bunun , kendi hür toplumunun diğer toplumlardan üstün olduğu ve onlara model oluşturması gibi kurtarıcı bir inançtan hareket etmesi gerekirdi. Böyle bir girişimin ise , Alexis de Tocquevville ‘in de fark ettiği gibi, politik yönü zorunlu olarak popülist ve anti elitist olur.

Büyük Britanya’da, İngiltere ve İskoçya ihtilallerini XVI ve XVII asırlarda yapmışlardır. Ama bu ihtilâller sonsuza kadar sürecek değildir. Kendisini, XX. asra kadar büyük toprak sahiplerinin yönettiği sert bir hiyerarşinin ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü modernliğe dönük kapitalist bir rejimde yeniden oluşturmuştur. Şüphesiz, Büyük Britanya diğer toplumlar üzerindeki üstünlüğüne inanıyordu, ama kurtarıcı olma ( misyonerlik) düşüncesi olmadığı gibi diğer yabancı halkları Britanya siyasi modeline ve Protestanlığa döndürme gibi bir düşüncesi yoktu. Britanya imparatorluğu misyonerler tarafından veya misyonerler için kurulmamıştı.

XI.asırda Domesday Book (vergilere esas olmak üzere arazi kadastrosu ile ilgili belge 1088) ‘tan bu yana, İngiltere Krallığı,- 1707’ den sonra Büyük Britanya – adli bir sistemin ve güçlü bir merkezi hükümetin çevresinde yapılanmıştır, bu onu Avrupa’nın en eski milleti yapar. Bu da üçüncü farklılıktır: Birleşik Amerika da hürriyet, merkezi hükümetin olduğu kadar, kuvvetler ayrılığı ile bilerek etkisizleştirilen her türlü devlet otoritesine karşıdır. (…)

Bir diğer temel farklılığı; ikisi arasındaki devir farkını unutmayalım. Daha da öte bir bayrak bir milli marş, ulus devletlerin tarihlerinde kurucu mitler bulunmalıdır , buna ihtiyaçları vardır.
Birleşik Amerika’nın böyle; İngiltere’den, Fransız ihtilâlinden , hatta Rusya’dan farklı olarak derinliklerinden mitler (milli kurucu kahramanlar) çıkarılacak bir tarihi yoktur. Amerikanın, ilk gelen İngiliz kolonilerinden daha eskiye giden ataları bulunmamaktadır : Kurucu atalar, yerlileri kölelerle ile birlikte yurttaş kabul etmemişler,dışarda tutmuşlardır ,bu bakımdan puritainlerin kendilerini bir yerli (Hintli) gibi görmeleri mümkün değildi.

(…) Birleşik Amerika , ihtilâli boyunca kendisini İngiltere karşıtı olarak tanımlamış, kimliğini İngiltere ile olan bütün bağlarını kopararak bulmuştu, kalan tek bağ müşterek dil idi.

Büyük Britanya ile ortak geçmişinden hareket ile Amerikan milli kimliği oluşturulamaz, bu hatta Anglo-Sakson olmayan göçmenler dalgasından öncesi dönem için dahi böyledir. Böyle bir milli kimlik yapılanması ihtilâlin ideolojisi ve yeni cumhuriyetçi kurumların gerçekleşmesinden sonra mümkün olabilir. Çoğu Avrupa ülkesi ulusal kimliğini; kendisini komşularına , düşmanlarına , onlardan ayrı bir ülke olma göre ve bunlara dayanarak tanımlamak suretiyle bulmuştur. Birleşik Amerikanın varlığı , bölünme savaşı bir tarafa bırakılırsa, hiçbir zaman kimliğini belirleyecek tarihi bir düşman ile tehdit edilmemiştir, Amerikan yaşam biçiminin ideolojik olarak reddedilmesi dışında , Birleşik Amerika kendisini tarihi planda düşmanları ile tanımlayamaz.

İmparatorluklar da devletler gibidir. (…) İmparatorluk, dar veya geniş anlamda , Britanya’nın ekonomik gelişmesini ve uluslar arası gücünü oluşturan yapıcı bir unsur olmuştur. Böyle bir durum, Birleşik Amerika için hiçbir zaman söz konusu olmamıştır ; o diğer ülkeler arasında bir ülke değildir, kıta boyutlarında bir ülke olmak en önemli kararıdır. Gelişmesinde denizlerden çok kararlar etkin bir rol oynamıştır. Her zaman yayılmacı olmuştur, ama bu yayılmacılık XV. asırda İspanya (Kastilya) ve Portekiz , XVII. asırda Hollanda veya Britanya gibi deniz imparatorlukları kurma biçiminde olmamıştır. Zira bu devletler mütevazı boyutlarda ülkelerdi.

Birleşik Amerika daha çok Rusya’ya benzer, Batlık Denizinden Kara Deniz’e ve Pasifik’e, bir denizden diğer denize uzanan geniş alanlarda onun gibi etkilidir. Bir imparatorluk olmasa dahi Birleşik Amerika Batı yarım küresinde en çok dünya ölçüsünde ise üçüncü sırada nüfusa sahip bir millettir. Buna karşılık, imparatorluğundan ayrı ele alırsak Büyük Britanya diğerleri arasında vasat bir ekonomidir , o da bunun , hatta dünya nüfusunun dörtle birine egemen olduğu zamanlarda dahil, farkındadır.

Daha önemlisi… Britanya ekonomisi uluslar arası para hareketlerinin çoğunluğunu elinde bulundurmak suretiyle imparatorluk, XIX, asırda dünya ekonomisinin gelişmesinde merkezi bir unsur olmuştur. 1950’li yıllara kadar Britanya büyük yatırımlarının en az dört üçünü gelişmekte olan ülkelere yapmıştır. İki dünya savaşı arasında Britanya ihracatının yarısından fazlası, Britanya ‘nın nüfuz bölgesi içersinde olan ülkelere yapılıyordu. Avrupa’nın, Birleşik Amerika’nın sanayileşmesi sonunda Britanya dünyanın sanayi merkezi olmaktan çıkmış, ama yine de uluslar arası ulaşım ağının usta başısı olmasını bilmiştir. Dünyanın geri kalanı için tüccar, banker ve ilk sermaye ihracatçısı olarak (yatırımcı) kaldı. (…)

Amerikan ekonomisinin dünya ekonomisi ile hiçbir zaman bu kadar düzgün ortak yaşamı olmamıştır. Dünyanın büyük sanayi üreticilerinin uzağında olmasına rağmen , büyük iç pazarı sayesinde belirleyici bir ağırlığı vardır. Teknoloji ve iş örgütlenmesi konularındaki Amerikan başarıları 1870 den itibaren, özellikle XX. asırda, bir model oluşturmuştur. Amerika kitlesel tüketimin gerçekleştiği ilk toplumdur.

İki savaş aralığına kadar aşırı derecede himayeci (korumacı) olan bu ekonomi özelikle kendine özgü iç kaynakları ve iç pazarı sayesinde gelişmiştir. (…)

Yeni dünyanın eski dünya üzerindeki egemenliği soğuk savaş sırasında kurulmuştur, bunun daha uzun bir süre devam etmesi beklenemez, ortada buna dair hiçbir işaret yoktur. (…)

Daha Viktorya döneminde kitlesel olarak sanayileşmiş bulunan Büyük Britanya, Avrupa’nın ve Birleşik Amerika’nın daha sonra sanayileşmesi karşısında ve buna tepki olarak sermaye ihracına devam etmiş, yatırımlarını imparatorluğunun etki alanlarına kaydırmıştı. XXI. Asrın Birleşik Amerika’sı bu imkanlara sahip değildir. (…). Globalleşmiş bir dünyada Amerika’nın kültürel egemenliği giderek daha az olarak ekonomik egemenlik ile ayni anlama gelmeğe başlamıştır. Süpermarket’leri icat eden Amerika ise de Latin Amerika ve Çin’i fetheden Carrefour’dur. Büyük Britanya ile arasındaki bu temel farkın sonucu olarak Birleşik Amerika ekonomisini ayakta tutabilmek için her zaman güç gösterisinde bulunmak zorundadır.

“Hür dünya” nın soğuk savaş gereksinimleri olmasaydı Amerikan ekonomisinin gücü, onun, dünyanın geri kalanı için bir model oluşturmasına kafi gelir miydi ? Mali not verme ajanları , muhasebe kuralları veya ticari işler hukuku üzerinde egemenlik kurmak ? “Washington uzlaşmasını” Uluslar arası para fonu’nunun (İMF) , Dünya Bankasının İncili gibi tanımlamak?
Bunlar şüphelidir ?

Bu sebeplerle ; Birleşik Amerikanın hegemonya projesini anlamak için, Britanya İmparatorluğu devamlı bir model olamaz. Büyük Britanya, özellikle askeri alanda olmak üzere haddini bilir, gücünün sınırlarının farkındadır.

XX. asrın ortalarına doğru deniz imparatorlukları çağı sona ermiş, rüzgar dönmüştür, koloniler kurmuş diğer güçlerden önce bunu ilk fark edende de Büyük Britanya olmuştur. Ekonomik gücü; askeri gücüne değil ticarete dayanmaktadır, imparatorluğunun kaybına, daha önce tarihinin en büyük yenilgisi olan Amerikan kolonisini kaybettiği zaman yaptığı gibi, bu bakımdan kolayca adapte olabilmiştir.

Birleşik Amerika bu örnekten ders alacak mı? Yoksa sadece askeri ve siyasi gücüne dayanarak, daha çok kargaşa, ihtilaf ve vahşet yaratarak dünya egemenliğini elinde tutmak mı isteyecektir ?

(*) Le Monde Diplomatique – Novembre 2008

Çeviri : Cengiz İlhan


.

04 Ocak 2009
 
E d e b i y a t t a
Y o r u m


Cengiz İLHAN


Gece uykum kaçmıştı, aklıma geldi; artık roman mı yazılmıyordu, yoksa ben giderek edebiyattan kopmuş muydum? Daha son zamanlara kadar, böyle gece uyanmalarında hüzünlü bir gece lambasının ışığında okuduğum romanları hatırladım. Koca bir asrı, yirminci asrı roman okuyarak geçirmek az şey değil. Balzac’lar, Stantandal’lar, Flaubert’ler hepsi tek tek aklıma geliyor. “Kırmızı ve Siyah”ı Hukuk fakültesine derse gidip gelirken Beyazıt tramvayında bitirmiştim. Şimdi en rahat koşullarda, ne imtihan kaygısı ne iş sorumluluğu, azade ve hür bir adamım , ama hiçbir romanı bitiremiyorum, belki insanları bana göre değil, dünyaları farklı, doğru yaşlandım artık.

“Ne güzel yeni dünya bu !?” Aklıma hep Aldous Huxley’in Orhan Burian tercümesi “Yeni Dünya”sı geliyor. Bir tarafta uykuda akıllarına yerleştirilen cümleler ile düşünen ve konuşan “herkes herkes içindir” ilkesine göre yetiştirilmiş, “Yeni Dünya”nın üst sınıf insanları Alfa’lar, öbür tarafta “Yeni Dünya “nın dışında, bir ormanda okuduğu Shakespeare külliyatından den başka bir dünyası bulunmayan, Shakespeare bütün eserlerini ezbere bilen Shakespeare gibi düşünen, konuşan, duygularını, fikirlerini, aşklarını onun mısraları ile ifade eden bir eski dünya insanı; Bay Vahşi. Yoksa bir vahşi miyim ?! Kitabın o bölümünü sırası geldikçe çevremdekilere anlatır dururum. Lena alfalardan güzel bir kızdır, ormanda bulunup getirilen Bay Vahşi’yi ilgi çekici bulur, ona eşlik eder. Bay Vahşi ise bütün bu gibi durumlarda olduğu gibi , çok geçmez Lena’ya aşık olur, o artık bir Romeo’dur, Shakespeare mısraları ile aşkını anlatır, beklediği bir Julitte’tir. Sonunda yalnız kalırlar, uzun tereddütlerden sonra Lena’ya yaklaşır, utanmıştır, aşkı Shakespear aşkıdır.Yeni dünyanın ilkelerine göre yetişmiş Lena içinse aşk sadece yatmaktır ve bundan ibarettir; “Haaa…”, der, anlamıştır, “Demek aşk istiyorsun ?”, hemen soyunmağa başlar, onun için aşk budur, buna göre şartlandırılmıştır ”herkes herkes içindir”. Bay vahşi’nin tepkisi çok sert olur; ”Kaltak !” diye bağırır, utançtan yüzü kıpkırmızı olmuştur, Lena’yı tokatlar ve çeker gider.

Doğru yaşlandım artık, Shakespear ’den kurtulmama imkan yok!

Ama şu da var; belki ben bilmiyorum, yeni kitapların, romanların güzelliklerini anlatacak pek kimse de kalmadı, örneğin bir Nurullah Ataç yok!

Adana’nın (Şimdi Osmaniye’nin) “Bahçe” kasabası o zamanlar yüz hane var yoktu, bugünün ölçülerine göre köy bile değildi, belki de mezra. Açısı oldukça yüksek bir rampa ile kasabının önünden geçen tren yolunda , Toros Ekspresi çok zorlanırdı. İstasyon bu yüzden kasabının iki üç kilometre uzağına yapılmıştı; ilçenin tek arabası, istasyondan, varsa yolcu, asıl önemlisi postayı getirirdi. Ulus gazetesini, ikinci sayfada “Lise Öğretmenlerinden” - imzasının altına bu nitelendirmeyi muhakkak kullanırdı - “Nurullah Ataç”ın yazısını merakla beklerdim. Şairi azâm Abdülhak Hamit’i, Mehmet Akif’i şairden saymıyor, Ahmet Haşim’i yapmacıklı buluyordu. Orta okul son sınıf öğrencisi, Faruk Nafiz Çamlıbel hayranı (Çoban Çeşmesi’ni günde en bir iki defa tekrarlardım) bir çocuktum; hayretler içersinde kalmam doğaldı. O zamanlar, yani kırklı yılların başları, Emile Zola modaydı, Hamdi Varoğlu tercümeleri elden ele dolaşıyor, merakla okunuyordu. O dururken Standal’a övgüler yağdırmasını şaşkınlıkla karşılıyordum. Ama yazılarına doyum olmuyordu; ilk edebiyat olan ile olmayan arasındaki farkı onun yol gösterileri ile yavaş yavaş fark etmeğe başlamıştım

Ellili yılların başında İzmir’de bir konferans vermişti. Çok kalabalıktı, sohbet üslubunda konuşuyordu. Adamın biri kalktı,”Bir soru sorabilir miyim ? “ dedi ve beklemeden hemen ”Dale Carnegie Dost Kazanmak isimli kitabında…” diye başladı, yüzüne baktım kıpkırmızı olmuştu; şaşırmış çok da kızmıştı, kovdu adamı. Geçen gün kahve sohbetinde, emekli bir yüksek memur; “En sevdiğim yazar, dedi, Dale Carnegie”. Kızmadım güldüm;”Dost kazanmak mı, dedim,”evet” dedi. Bir Nurullah Ataç mı arıyordum? .

Andre Gide’in “Dosteyvski” sini kaç defa okudum bilmiyorum; en sevdiğim kitaplardandır, konuşmalarının bir yerinde işaret ettiği gibi aslında Dosteyvski bir vesiledir, onun üzerinden kendisini, kendi fikirlerimi anlatmaktadır. Kitabı bitirdiğiniz zaman, Gide’i, Gide’in “Dosteyvski sini anlarsınız, ama asıl, neyin roman,daha genel edebiyat olup neyin olmadığını. Nurullah Ataç elbette bir Andre Gide değildir, ama mayası aynidir.

* * *

Bu gerekli mi , o da bir tartışma konusu; kimisine göre; “. Açıklama, eleştirme, övgü ikinci sınıf beyinlerin işidir.” Matematikçi G. H. Hardy * böyle diyor; matematik yapacak yerde, (Olayımızda edebiyat) başkalarının neler yaptığını anlatmak bir matematikçi için (olayımızda Edebiyatçı için) üzücü bir olgudur.

Profesyonel bir matematikçinin, matematik hakkında yazı yazmakta olduğunu algılaması hüzün verici bir olgudur. Matematikçinin işlevi bir şeyler ortaya koymak, yeni teoremler ispatlamak, matematik bilimine katkıda bulunmaktır; kendisinin ya da diğer matematikçilerin neler yapmış olduklarını anlatmak değil. Devlet adamları politika yazarlarını, ressamlar sanat eleştirmenlerini küçümserler; filozoflar, fizikçiler ve matematikçiler de genellikle benzer duygular taşırlar. İnsanların yararına çalışan kişilerin, bu çalışmaları açıklayan kişilere karşı duyduğundan daha derin, genellikle de haklı , başka bir küçümseme duygusu yoktur. Açıklama, eleştirme, övgü ikinci sınıf beyinlerin işidir.”

Öyle midir? Ayni kitapta ve ayni yazıda bir başka görüşte var; G. H. Hardy, katılmamakla, hatta kendisine çok ters geldiğini belirtmekle birlikte, onu da aktarmış ; İngiltere’de dönemin (1930 lu yıllar) önde gelen edebiyatçılarından Housman’ın görüşü ise şöyle :

“Edebiyat eleştiri yeteneğinin, tanrının hazinesindeki en değerli armağan olup olmadığını söyleyemem. Ancak, Tanrı öyle düşünüyor olmalı; çünkü bu, çok titizlikle verilen bir armağandır. Hatipler,şairler,…bunlar papatyalardan daha ender olsalar bile Halley kuyruklu yıldızının dünyaya yaklaşmalarından daha sık ortaya çıkarlar ; edebiyat eleştirmenleri ise Halley yıldızından çok daha enderdirler”

Hangisi doğru ? Edebiyat yapmak, şiirler, romanlar oyunlar yazmak “yeni bir şeyler ortaya koymak”, özel olarak “ edebiyata” genel olarak kültüre katkı bulunmak mı, yoksa kendisinin ve diğer edebiyatçıların neler yapmış olduğunu, edebiyatın nasıl ve ne yüce bir uğraş olduğunu anlatmak mı ?!

Ben ikinci görüşe katılıyor, sorunu burada görüyorum ; geçen uzun zaman içinde Housman’ın söylediği gibi ; “…ne edebiyat eleştirmeni olacak kadar geliştim , ne de öyle olduğumu hayal edecek kadar geriledim.”

Edebiyat eleştirmenleri Halley yıldızından çok daha enderdirler”

Nurullah Ataç öleli belki elli yıl oldu ; yeri halâ boş !?

Cengiz İLHAN



* G. H. Hardy “Bir Matematikçinin Savunması”
Çeviri Nermin Arık
Tübitak Popüler Bilim Kitapları


09 Mart 2008
 

E ş i t
İ ş l e m
G ö r m e
H a k k ı



Cengiz İlhan


Fransız ihtilâli ile gelişen ve evrensel bir nitelik kazanan ulus-devlet modeli ,çoğu devlet şekillerinden,örneğin Osmanlı İmparatorluğundan farklı olarak tek bir kimlik tanır;bu da ulusal,”yurttaş” kimliğidir. Bu devlet biçimine göre,bütün yurttaşlar evrensel bir değer olarak kanun önünde eşittirler ve kardeştirler. Cumhuriyet’imiz de bu modele göre kurulmuş, her türlü cemaat (communauté’) mensubiyetine dayalı ve ayırıcı, dini veya etnik veya mesleki veya bölgesel alt kimlik/ üst kimlik anlayışını reddetmiş, yurttaşlık;yani evrensel bir değer olan bütün yurttaşların eşitliği ve kardeşliği ilkesi üzerine kurulu tek bir ulusal kimlik tanımıştır. Bütün Anayasalarımızda (1924,1961,1982) bu hüküm tekrarlanmış,vurgulanmıştır. Bu Anayasamızda şekillenen merkezi ulus devletin olmazsa olmaz ön şartıdır; yurttaşları kanun önünde ,”hukuki konumları”na göre farklılaştırmak, bir başka değişle yurttaşlar arasında hukuki farklıklar yaratmak, kanun önünde eşitliği bu çerçevede kabul etmek mümkün değildir. Böyle bir fark yaratmak; dini veya etnik veya bölgesel veya mesleki alt kimlikler kabul etmek devletimizin temel felsefesi olan ulus devlet anlayışına aykırı düşer. Yurttaşlarının kanun önünde eşitliği üzerine kurulmuş,Fransa ,Yunanistan ve bizim gibi ulus devletlerde yurttaş kimliğinin üstünde veya altında farklı kimlikler bulunamaz. Örneğin Alevi,Sünni,Türk, Kürt, Çerkes, veya Doğulu,Batılı,veya Konyalı,Diyarbakırlı veya türbanlı -türbansız veya Memur, İşçi,Köylü, veya SSK lı,Bağ-kurlu,Emekli sandıklı gibi kimlikler olamaz,buna göre kanun önünde farklılıklar yaratılamaz;yaratılırsa ne olur; ayrıcalıklar ve farklılıklar içeren , çok kimlikli bir devlet sistemine geçilmiş olur.Bu da Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesine,bu günlerde çok tartışılan laiklik ilkesine aykırıdır. Farklı kimlikler farklı topluluklar ( communauté’ler) anlamına gelir, bu da ulus devlet ve ancak buna bağlı olarak var olan günümüzdeki laiklik anlayışımız ile bağdaşmaz.

Bu bilinen gerçekleri şunun için tekrarlıyorum; Sosyal Güvenlik Kurumlarının Birleştirilmesi ile ilgili 2006 yılında kabul edilen ve Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 5510 sayılı “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu” ile, Devlet memurları ve diğer kamu görevlileri, hizmet akdine dayalı ücretle çalışanlar, tarımsal işlerde ücretle çalışanlar, kendi hesabına çalışanlar ve tarımsal alanda kendi hesabına çalışanları kapsayan beş ayrı emeklilik rejiminin, aktüeryal olarak hak ve yükümlülüklerin eşit olacağı tek emeklilik rejiminde buluşturulması amaçlanan” Kanunun iptali ,dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa Mahkemesine dava edilmiş,dava dilekçesinde; “Kanun önünde eşitlik” ilkesine yeni bir yorum getirilerek,eşitliğin bütün yurttaşlar için değil,yurttaşların farklı hukuki konumlarına göre kendi aralarında,yani çeşitli topluluklara veya zümrelere göre farklı olarak söz konusu olabileceği fikri ileri sürülmüş, savunulmuştur:

"Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasa karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir.
Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin zedelenmesi önlenmiştir.
Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmiş olmaz. Ancak, nitelikleri ve durumları özdeş olanlar için değişik kurallar konulamaz."(*)


Bu fikir Anayasa mahkemesi tarafından da kabul edilmiş, karara bağlanmıştır:

Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. (**)

Yani sosyal güvenlik kanunu önünde “tüm çalışanların” değil, konumuna göre farklı alt kimliklerin, İşçi,Memur,Esnafların kendi aralarında eşitliklerinden söz edilebilir;bir başka değişle bir memur ile bir işçi veya bir esnaf her üçü de çalıştıkları,bir “çalışan” oldukları halde,sosyal güvenlik açısından eşit olamaz,eşit işlem görme talebinde bulunamaz. Bu yurttaşların uğraşlarına göre kanun önünde bir alt kimlik yaratma,buna hukukilik kazandırmadır. Bunu kabul edildikten sonra,yurttaşların etnik,dinsel v.b konumlarına göre de bir alt kimlik kabul edilebilir. Karar,ilke olarak,bu kapıyı açmıştır.

Böyle bir türler arası eşitlik anlayışı, kişilerin türlerine göre farklılaştırılması ,evrensel kanun önünde eşitlik ve kardeşlik kavramına ne kadar uygun düşmektedir ? Bu bir mesleki alt kimlik yaratma,kişileri mesleklerine veya çalıştıklara yere göre farklılaştırma ,kimilerine tanınan farklılığı ve üstünlüğü hukukileştirme çabası değil midir? Yurttaşların kanun önünde farklı hukuki kimliklerinin kabul edilmesi farklı sosyal kimliklerin kabulü anlamına gelmez mi ? Her türlü alt kimlik anlayışını reddeden, tek bir yurttaşlık kimliği kabul eden Cumhuriyet’in ana felsefesi böyle bir yorum ve uygulamaya ne kadar uygun düşer.? Bu önemli konuya ,kabul edelim ki hukukçularımız olduğu kadar basınımızda da yeterli ilgiyi göstermemiş, sorun yeterince tartışılmamıştır.

* * *

Geçtiğimiz günlerde Anayasanın, “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddesinin son fıkrası değiştirilmiş, bu değişiklikle maddenin ikinci fıkrası, “Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır” haline gelmiştir. Doğrudur,ne kadar vurgulansa,ne kadar pekiştirilse,ne kadar güçlendirilse yeridir; kanun önünde eşitlik,eşit işlem görme hakkını da içerir. Ama bunun için her şeyden önce; “kanun önünde eşitlik “ kavramını, türlerin,zümrelerin veya sınıfların kendi aralarında eşitliği olarak değil, Cumhuriyetin temel felsefesine uygun olarak ,konumu ne olursa olsun,herkesin, tüm yurttaşların, tek tek,ayrı ayrı yani ferden ve kayıtsız ve şartsız olarak kanun önünde eşitliği şeklinde ele alınması ve yorumlanması gerekir. Anayasa mahkemesinin görüşü ise , görüldüğü gibi, şimdilik,buna uygun değildir.
(*),(**) Anayasa Mahkemesi Kararı .- Esas Sayısı : 2006/111,Karar Sayısı : 2006/112
Karar Günü : 15.12.2006 – Resmi Gazete ;30.Aralık.2006 .Mükerrer 5

Etiketler:


02 Aralık 2007
 
D o ğ u d a v e B a t ı d a
M i l l e t K a v r a m ı

Georges Prévélakis




Milliyetçilik,soğuk savaş sırasında , günümüzden daha çok geçmişe ait bir olay olarak görülmüştür.Komünist ideoloji,milli dayanışmanın yerine sınıf dayanışmasını koymuştur, İkinci Dünya savaşında Nazi Almanya’sına karşı yürütülen savaşın,Sovyet komünizmden çok Rus milliyetçiliği temelinde götürülmesine rağmen bu böyledir. Batıda da liberalizm ekonomik etkenler üzerine vurgu yapıyor,siyasi anlamda kültürel etkenleri marjinalliğe itiyordu.
Bu bakımdan,milliyetçi ihtilafların ,eski Yugoslavya’da olduğu gibi kimi zaman gerçek bir savaş,kimi zaman da azınlıklara baskı biçiminde yeniden ortaya çıkması sosyal bilimler, siyasi bilimler v.b uzmanlarını çok şaşırtmıştır. Milliyetçiliğin ölmediği gibi ölmek üzere de bulunmadığı,aksine bölgeyi istikrarsızlaştırıp, insani ve maddi zararlar verebilecek büyük bir gücün var olduğu anlaşılmış,konunun açıklanabilmesi için araştırmacılar, gazeteciler tarafından çeşitli teoriler ileri sürülmüştür. Kapalı kurşun kap (La chape de plomb) bu şemalardan birisidir: Bu fikre göre; büyük bir baskı altında tutulan milliyetçi duyguların ortaya çıkmasını ,sızdırmaz kurşun bir kap görevi gören komünizm önlemiştir. Kap açılır açılmaz onlarca yıldır baskı altında tutulan birikimler boşalmış, sonuçları Yugoslavya’da Kafkaslarda görüldüğü gibi,büyük patlamalara yol açmıştır.

Bu açıklamalar ile bir sonuca varılamaz. Sorun sadece komünizmin varlığından (veya yokluğundan) ibaret değildir; öyle olsaydı, Kıbrıs gibi komünist olmayan bir ülkede, Yugoslavya ile ayni karakterde sorunlar (karışımları) ile karşılaşmamak gerekirdi;buna bir açıklama bulmak zordur.

Soğuk savaş sonrası ortaya çıkan kargaşayı yorumlayan, “La chape de plomb”’ın (sızdırmaz kurşun kap) tamamlayıcısı bir başka teori; doğunun batı politik kültüründen daha sert ve demokrasiye daha az yatkın Ortodoks politik kültürüdür. Din savaşları, engizisyon, Müslümanların ve Yahudilerin Katolik İspanyadan sürülmesi (günümüz diliyle etnik temizlik),daha yenilerde faşizm,nazizm,soykırım…v.b çok çabuk unutulmuştur. Batılı gazeteciler,entellektüeller, bu eski otoriter ve şiddet içeren geleneklerini hatırlamalı biraz insaflı olmalıdırlar. Gerçekte, batı tarzı dışlama,Yugoslavya faciası ve eski komünist ülkelerin (özellikle Ortodoks gelenekleri olanların) karşılaştıkları büyük zorluklar ile ,doğunun dışında , Ortodoks, Yahudi, Müslüman gibi diğer konulara yönelik olarak da yeni ifade imkanları yaratmıştır(1)

Eski komünist ülkelerdeki krizin büyük bir bölümü ,bu tutumumu açıklayan sosyo-pisikolojik koşullar bir tarafa,bunlardan bağımsız olarak, derinliklerdeki anlaşılması bir hayli zor olan millet fikri ile yakından ilgilidir. Doğu Avrupa’daki “millet” gerçeği ile Batı Avrupa’daki “millet gerçeği birbirinden oldukça farklıdır. Batılı yorumcular,doğu Avrupa’daki olayları kendi özel deneyim ve yaşamlarındaki millet ve milliyetçiliğe göre yorumlamaktadırlar. Millet ve milliyetçiliğe ,Avrupa’nın bakışı (batı Avrupa anlamında), din ve siyaset arası ilişkiler,dil ile siyaset arası ilişkiler,azınlıklar,toprak kazanımları v.b gibi bir çok sorunda doğu gerçeğine uymamaktadır, değiştirmektedir. Bu bakış açısının en belirgin sonuçları; dramın aktörlerinin güdüsünü anlamada yetersizlik ,onları savaşa bir egemenin iradesi veya cani benzeri bir diktatörünün ittiğini sanmaktır.

Avrupa üzerindeki bütün düşüncelerin kaynağı, Roma İmparatorluğu geleneğinde de var olan Antik Greko- Romen uygarlığıdır. Ne var ki çoğu kez Roma imparatorluğu geleneğinin batıdan daha çok doğuda korunmuş olduğu gerçeği unutulmaktadır.
Doğu Roma İmparatorluğu ,İstanbul’un Osmanlılar tarafından alınması tarihine (1453) kadar devam etmiştir. Araplar ve Türkler, bu imparatorluğun tebaalarını Bizanslı olarak değil Romalı (Rumi,Rum) olarak isimlendirmişlerdir. “Bizans İmparatorluğu” terimi, Roma imparatorluğu ile Bizans arasında bir kesinti,bir farklılık olduğu fikrinin telkini amacıyla batılılar tarafından ortaya atılmıştır. Aynen Yunanistan’ın günümüz Makedonya’sını, Antik Makedonya ile tarihi bağlantısını koparmak için “Üsküp” olarak isimlendirmesi gibi.

Roma İmparatorluğunun sona ermesi imperyal geleneğin de bitişi anlamına gelmemektedir. Bu gelenek Osmanlı İmparatorluğunda bir çok kurumları (yapıları) ve Bizans türü yönetim alışkanlıkları ile devam etmiştir. On dokuzuncu yüz yılın başına kadar, bu imperyal anlayış,(bakış,mantık) Balkanlardan Orta doğuya kadar uzanan büyük bir coğrafyaya, tartışmasız, egemen olmuştur. Bir çok Roma geleneği, bu alanın dışına da taşarak Rusya’da ve batı formları içersinde de olsa Orta Avrupa’da (Avusturya) da yer bulmuştur.

Bu imparatorluklar dünyası,günümüz milliyet ve milliyetçilik anlayışından çok uzak bir kimlikler demetine göre örgütlenmişti. En güçlü kimlik referansları yerel veya bölgesel olanlardı. Tebaa ; coğrafi koşullar gereği sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamın parçalandığı ,adalar,dağlar gibi küçük bölgelerde yaşıyordu. Bunun dışında diğer kimlik referansları olan alanlar bölgeler ile daha az bağlantılıydı. Kendilerini içinde bulundukları örgütlerle tanımlıyorlardı; İmparatorluk bütününde dağılmış cemaatlar arası kültürel, siyasal, hatta ekonomik bir yaşam alanı oluşturan dinler gibi . İmparatorluk bütününde,hatta dışında dağınık durumdaki sınıfları,gurupları,aileleri birleştiren örgütler kimlik referansları olabiliyordu. Ayırıcı unsur bazen da konuşulun dil idi; ama genelde, bu konuşulan dil unsurunun altında, dağınık gurupları, ayni meslekten veya ayni dinden v.b… olmak gibi, birleştirici unsurlar da vardı. Millet kavramını açıklayan işte bu gibi görünümlerdir. Bu gibi etnik ve dile dayalı veya etnik ve dine dayalı gurupların arasında Yahudiler,Ermeniler ve Yunanlılar en kurumlaşmış, olanlardı. Ama yine de batı tipi millet anlayışından çok uzaktaydık.
On dokuzuncu asrın başına kadar imparatorluğun her yönüne dağılmış bu milletlerin siyasi veya ülkeyle ilgili (toprakla ilgili) hiçbir projeleri yoktu. İmparatorluk tarafından yaratılmış ve korunmuş büyük bir alanda ticari ,dini v.b örgütlerini kurup çalıştırıyorlardı. İmparatorluk tarafından birleştirilmiş ve güvence altına alınmış büyük ekonomik alan onlara ekonomik işlerini yürütmek için büyük bir imkan sağlamış oluyordu. Kendilerini, etnik bakımdan homejen ama küçük bir alanla sınırlandıracak yerde,bu milletler imparatorluğun bütününe yayılmış geniş bir alanda ve kendileri ile rekabet olanakları çok sınırlı bir halk arasında yaşamayı tercih ediyorlardı. Böylece on dokuzuncu asrın başına kadar imparatorluğa bağlılıkları sorunsuz olarak sürdü.
Ülke bütününe yayılmış bu milletlere,imparatorluğun yaklaşımı ise ancak iyi niyetli bir yaklaşım olabilirdi. Emperyal iktidarın başlıca düşüncesi ülkesini koruma ve topraklarını genişletme ihtimalleri idi. Bu amaçlarını gerçekleştirebilmek ise sorunsuz ve kendisine çıktığı seferlerde gereken kaynağı sağlayabilecek güçlü bir ekonominin varlığına bağlıydı.
Ülke bütününe yayılmış milletler,bu bakımdan, imparatorluk ekonomisine büyük bir üstünlük sağlıyordu. Böylece düşündüklerini gerçekleştirmek, ülke bütününe yayılmış ekonomisini ağımsı bir örgütle birleştirip, dünya ile ilişkilendirmek imkanını kazanmış oluyordu. Milliyetçiliğin doğumuna kadar,tolorens kavramının imperyal düzende,bu bakımlardan hiçbir anlamı yoktu. Zira ülke bütününde yaygın milletler ile imperyal zihniyet arasında hiçbir çelişki bulunmuyordu.
Elbette,sınıflara,bölgelere v.b göre de kimlik belirlenebilirdi. Geniş ve yayılmış aile de ağımsı bir yapılanmadır(şebekedir). Günümüzde,Mafia,bunun kalıntısıdır.. Bunun gibi daha az görünmüş ve eleştirilmiş olmakla beraber örneğin Grek deniz ticaretinin başarısının arkasındaki gibi olanlar da vardır.

Nihayet ,son olarak,devletin kendisi de, imperyal anlayışta, bir kimlik belirleme kavramıdır. Osmanlı imparatorluğunu hiçbir şekilde tebaasının iyiliğini istemediğini düşünmek, kendisine karşı olan halkının büyük bir bölümünü ezen, sadece, baskıcı bir devlet olarak değerlendirmek, çok yanlış olur. Ne var ki XX.asır başlangıcında yani İmparatorluğundan dağılmasından öncesi dönem için gerçeğe yakın olan bu durum, İmparatorluğun önceki dönemleri,özellikle genişleme dönemi için yanlıştır.

Osmanlı İmparatorluğu,bu bakımlardan,çok kimlikli bir ülkedir;kimi bağlı olduğu örgüte,kimi üzerinde yaşadığı toprağa göre tanımlanan bir çok kimlik vardır; kültür ve kimlik tanımı olarak son derece karmaşık ve akışkan bir görünüm arz ediyordu. Millet; kötü tanımlanmış; pek de net olmayan bir kavramdı,ama imparatorlukta hüküm süren “Din”,”yaşam biçimi”,”aile” gibi diğer gerçekler karşısında fazla da bir önemi yoktu.

Batı Avrupa’da ise durum çok farklı bir şekilde gelişmiştir. İmperyal iktidarın V. Asırdan itibaren giderek yok oluşu;toplumların istikrasızlık ve güvensizlik tehditlerine cevap veren yeni bir siyasi kültürün oluşmasını imkan vermiştir. Bu da ulus devlet kavramı üzerine kurulu ; “millet” ve “Devlet” in ortaya çıkmasını sağlayan uzun ve zor bir süreçtir.

Batı orta çağının akışkan ve karmaşık jeopolitik durumunun yavaş yavaş dağılmağa başlamasından itibaren iki ülke iktidarlarını merkezileştirerek topraklarını sağlamlaştırmışlardır. Bu İki ülke Fransa ve İngiltere’dir. Merkezi bir devlet tarafından güvence altına alınmış bir ülke toprağının varlığını birkaç asır sürdürebilme yeteneği sonunda “millet” kavramının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Milliyetçiliğin bu iki “paradigmatiques” durumunda (Fransa ve İngiltere) birbirlerinden ayrılmaz (bölünmez) şekilde birbirine bağlı üç unsur vardır: Devlet,ülke ve millet.
Avrupa’nın geri kalan bölgelerinde durum uzun zaman belirsiz kalmıştır.Kişisel ve değişken egemenlikler ile parçalara ayrılmış bu dünyada birleştirici tek unsur kilesidir. Ama Reform döneminde Kiliseye yöneltilen itirazlar ortalığı daha karıştırmış,istikrazlığa yol açmıştır. Öyle ki; Otuz yıl savaşlarının yarattığı yıkımlar,facialar karşısında Yugoslavya krizi küçük bir şaka gibi kalır. 1648 Westphalia anlaşması ezilmiş Germen dünyasını (stabileser) güçlendirmeyi hedeflemişti. Böylece ülke ile dini özdeşleştirerek tek bir kimlik (dini) tanımlamasına imkan veren cujus regius,ejus religio ( ülken neresi ise dinin de odur) ilkesine gelinmiştir. Uluslararası modern sistem devletin belirli bir ülkede egemenliğini ve homojen bir halkı yaratmış oluyordu. Ülke,devlet ve millet özdeşleşmesi daima hakim anlayış kaldı.

Batı Avrupa’nın günümüze kadar gelen tarihi; bu, ülkeye dayalı ulus devlet anlayışını her zaman teyit etmiş ve güçlendirmiştir. Milletin siyasi rolü Aydınlanma dönemi ve Fransız İhtilâli ile daha da pekişmiş,kalıcı hale getirmiştir. Ulusal dayanışma,Batı Avrupa devletlerinin,istikrarsızlık korkusundan kurtularak,liberalleşmelerini sağladı. Sanayi devrimi ve mali ve sınai kapitalizmin gelişmesi, batının gerçekleştirdiği ülke,devlet ve millet bütünlüğü sayesinde mümkün hale gelmiştir. XX.asırda , en etkili güçlü olma yolu, artık, Batının politik modelidir. Maddi gücüyle olduğu kadar kültürel modelinin ve politik anlayışının dinamizmi ile ,batılılar,yeniden kurmak üzere dünyayı değiştirmeğe başladılar. Dünyanın modernleşme (yani batılılaşma) süreci başlamış oldu.

İlk modernleştirme bölgesi Osmanlı ülkesidir. Yunanistan,Osmanlı ülkesi bütünlüğü içersinde kurulan ilk ulus-devlet oldu. Yunan milliyetçiliği,olumlu veya olumsuz,sırasıyla ortaya çıkmakta gecikmeyen Sırp,Bulgar,Romen,Arnavut , Türk,Makedon milliyetçi hareketlerine örnek teşkil etmiştir. Bu yeni milliyetçiliğin kurucu unsuru,tarihçiliktir. Doğu milletleri ile batı tipi millet arasındaki temel farkları unutturmayı amaç edinmiş,doğuda, batı tipi milletlerin her zaman var olduğu kanaatini yaratmıştır. Batı anlayışına uygun milletin eski zamanlardaki (Antik dönem ve orta çağ) görünürlüğünü ,Osmanlı döneminde, XX.asırda tekrar uyandırılıncaya kadar, kaybettiği ileri sürülmüştür. Milliyetçi ideoloji,tarihi yanlış okumak suretiyle doğunun çok farklı bir gerçeğini batılılaştırmak istemiştir. Böylece; başlangıçta işaret ettiğimiz karıştırma olayına yani ; Batıda ve Doğuda millet realitesinin ayni olduğu ve olacağı şeklinde iki durumu birbirine karıştırıcı fikre katkıda bulunmuştur.

Ne var ki bu sunumlar ve jeopolitik gerçekler arasında büyük farklılar vardır. Batının devlet,ülke ve millet özdeşleşmesi üzerine kurulu ideolojisinin,akışkan ve çakışmış kimlikler ve birbirine karışmış halklar karmaşası temel niteliği olan imperyal büyük bir alana uygulanması zorluklar yaratıyordu. “Balkanlaştırma”,”Şark Meselesi” v.b nin kaynağında işte bu temel çelişkiler yatmaktadır. Batının ezicici gücünün jeopolitik ortamında iki model arasında bir uzlaşma yaratmak mümkün değildir. Doğu gerçeğinin batının ihtiyaçlarına (isteklerine) boyun eğmesi lazımdır. Halkları ,kimlikleri,ülkeleri bölmek, Makedonya salatasından,mozaiğinden ,uluslar arası westaphalie anlayışına uygun bir düzene geçmek gerekiyordu.

Herkesin herkese karşı verdiği bir sürü savaş,birbirini izleyen daha çok veya daha az şiddet içermeyen (Pasifik) araçlarla “etnik temizlemeler”, baskı veya tasfiye yoluyla başta dil v.b olmak üzere her türlü yerel farklılıkların giderilmesi amacıyla kültürel bütünlüğü sağlayıcı işlemler ,kanlı Yunanistan iç savaşı dönemi ile işaretlenmiş,soğuk savaşın başlangıcına kadar devam etmiştir. Soğuk savaş ile birlikte doğu halklarının modernleştirilmesi işlemleri geçici olarak durdurulmuştur.

Bu durmanın sebebi nedir? Bu,büyük ölçüde Sovyetler Birliğinin Rus İmparatorluğunun bir seri ulus-devlete dönüştürülmesine direnmedeki başarısı sayesinde mümkün olabilmiştir. Sovyet devrimi, Rusya’yı, milliyetçi modernleştirmeden kurtarmak için başlangıçta bir kaçış stratejisi izlemiştir; dayanağı milliyetçilikten daha modern olan komünist ideolojidir. Tasarısı ,aslında, imperyal sistemini kurtarmağa yönelik bir reform teşebbüsüdür. XIX. asırda Osmanlı imparatorluğunda ve Habsburg imparatorluğunda başka girişimler olmuşsa da hepsi akim (sonuçsuz) kalmıştır . Bunların aksine çok daha radikal olan Sovyet projesi, başarı kazanacağa benziyordu.

Tito Yogaslavya’sı,İkinci dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından başlatılan çözülmeyi önlemek için Sovyet modelini takip etti. Böylece soğuk savaş sırasında Sovyetler Birliğinde ve Yogaslavya’da İmparatorluklar dönemi tortusu “etnik karışımlar” gözlemlenebilirdi. Komünist sistem ,ideolojik olduğu kadar politik yönden de güçlü olduğu sürece etnik sorunlar marjinal durumda kalıyordu. Sovyetler Birliği ve Yogaslavya yurttaşları kendilerini eski bir döneme ait hissetmiyorlardı,çünkü milliyetçi değillerdi. Aksine kendilerinin,henüz milliyetçi duygularından kurtulamamış ve CTT Avrupa’yı kurmak için daha çok çaba sarf etmeleri gereken diğer Avrupalılardan ilerde olduklarına inanmışlardı.

Komünizmin çöküşü ,sadece, milliyetçi tutkulara güç kullanarak hakim olan baskıcı bir rejimin ortadan kalmasından ibaret bir olay değildir; ayni zamanda bir dünya görüşünün bütünüyle yıkılmasıdır. Tarihi ilerleme bağlamında komünizm artık milliyetçilikten daha üstün konumda olmaktan çıkmıştır,soğuk savaş sonunda komünistler “ilerlemeci” kişiler olarak kabul görmüyordu. Geçici olarak duraklamış bulunan milliyetçi süreç yeniden başlatılmıştır. Söz konusu olan; XIX. asır başlangıcında Balkanlarda isyanlarla girişilmiş işi tamamlamak,imperyal anlayışın bu son kalıntısından kurtulmak;etnik temizliği gerçekleştirmektir.

Görüldüğü gibi ,savaş sonrası facialar,sadece hastalıklı ve etkili bir doğu milliyetçiliğinin sonucu olup,ırkçılık benzeri fikrin, hiçbir temeli bulunmamaktadır. Sorun doğu siyasi kültürünün batı siyasi kültüründen farklı bulunduğu varsayımında değildir. Sorun doğunun modernleştirme koşullarındadır;yani (bu da) kimliklerin ve toprakların hızlı ve kaçınılmaz olarak şiddet içeren bir şekilde değiştirilmesindedir. Şüphesiz yanıltıcı bir biçimde şematize edersek,doğuda halkların modernleşme yolunda zorlama bir yürüyüşe karşı oldukları söylenebilir; iki asırdır kat ettikleri mesafe, Batı Avrupa’nın bin yılda ve bu bin yıllık tarihi geçmişte her zaman da etrafına çiçekler serpmeyerek geçtiği mesafedir.

Bu süratli sunum tarihin ve iki Avrupa jeopolitiğinin yeniden yorumlanmasını içeren derinleşmiş bir çalışma olma iddiasında değildir. Soğuk savaş sonrası ortaya çıkan sorunları açıklayan yeni bir teori kurmak da düşünülmemiştir. Amacı, medya yorumlarının ve bazı batılı entelektüellerin ön yargıların ne kadar tutsağı olduklarını,mütevazı bir şekilde göstermeğe çalışmaktır. Bu ön yargıların bir kısmı pek de objektif olmayan ulusal kimliklerin tasfiyesi hizmetinde bir tarihçilik anlayışından kaynaklanmaktadır;diğer bir kısmı ise batının ,kökleri asırların gerilerinde kaybolmuş , doğuyu algılama biçimine bağlıdır.


1. Söz konusu olan Luxembourg zirvesinde ki dışlamadır;bu defa dışlanan Ortodoks Balkan ülkeleri değil,Yunanistan da katılımı ile Türkiye’dir.

Çeviri Cengiz İlhan

(Alıntı yapılırsa kaynak gösterilmelidir. - C. İ )

L'Institut de la Mémoire Européenne37, rue Washington - F- 75 008 PARIS - Tel & Fax : + 33 (0)1 47 92 17 60 E-mail:http://european.memory.free.fr/Textes/Textes/courrier.html
Ce site est la création de Théo Robichet © 1998

21 Ekim 2007
 
H a k l ı
M i l l i y e t ç i l i k


Cengiz İlhan

Osmanlı İmparatorluğunda “Millet” kavramı,günümüzden farklıdır: Bir devlete,yurttaşlık bağı ile bağlı olan,o devletin uyruğunda bulunan kişilerin meydana getirdiği topluluk değildir;“Millet” dini niteliklidir; Müslüman olmayan tebaa’ya bağlı olduğu din,hatta mezhebe göre verilmiş özel bir hukuki statü,bir bakıma özerklik (otonomi)anlamına gelir. Örneğin Fener patriği tarafından temsil edilen ve yönetilen Rum milleti; Ortodoks Yunanlıları olduğu kadar Ortodoks Bulgarları, Ortodoks Makedonları, Ortodoks Arnavutları,Ortodoks Türkleri v.b içeren bir toplumdur. Her ikisi de Ermeni olmasına rağmen Katolik Ermeni Milleti ile Gregoryen Ermeni Milleti ise mezhep farkı nedeniyle iki ayrı cemaattir. Her millete kendi toplumu ile sınırlı olmak üzere, geniş yetkiler tanınmıştır;aralarındaki ihtilafları kendi mahkemelerinde giderebilmektedirler, kendi hukuklarına göre evlenir,boşanır, miras paylaşımı yapabilirlerdi. Kendi hastanelerini, okullarını açıyor,çocukları okullarında,kendileri tarafından hazırlanan programlara göre kendi öğretmenleri tarafından yetiştiriliyor,kültürlerini geliştiriyorlardı. Genellikle, doğrudan padişaha bağlı, patrik, hahambaşı gibi dini liderler tarafından yönetilen bu Millet’ler fiili bir topluluk olmanın ötesinde hukuki varlıkları olan özerk toplumlardır. İmparatorlukta yirminci asra gelindiğinde on beş kadar millet vardı. Rum Milleti (1453), Ermeniler (1461) Yahudi Milleti ( XV asır sonu fiilen 1839 da Ferman ile hukuken) , Katolik Ermeni Milleti (1860), Ortodoks Bulgarlar (1870), Karayit Yahudileri (1900) v.b. Buna karşılık mezhepleri veya tarikatları farklı da olsa bütün Müslümanlar Halife Padişahın yönetiminde tek bir millettir

Günümüzde bile yadırganabilecek böylesine liberal ve böylesine çağdaş çok toplumlu çok dilli ve çok hukuklu devlet anlayışını sadece Osmanlıların hoşgörüsü ile açıklamak, durumu hoşgörülü,lâik bir yönetim örneği olarak sunmak doğru olmaz. Osmanlı Devletinin, “dini İslam”dır; Müslüman olmayan tebaaya Osmanlı hukuk düzeni İslam şeriatının uygulanması, yine şeriata göre mümkün değildir. Müslüman olmayanları kendi kültürlerini yaşamakta ve ilişkilerini kendi hukuk kurallarına göre düzenlemekte serbest bırakmak İslam şeriatının zorunlu kuralıdır. Bu bakımdan Osmanlılarda “millet”, lâik (seküler) bir kavram kabul edilemez. Ama,nedeni ne olursa olsun,bu günümüzde bile ulaşılması zor bir aşamadır. Onca iddiasına rağmen batı ülkeleri , Birleşmiş Milletlerden Avrupa Birliği İnsan Hakları bildirim ve sözleşmelerine kadar ve bunlara rağmen özerk toplumlardan oluşan çok toplumlu bir devlet sistemine henüz geçebilmiş değillerdir. (Birleşmiş Milletler Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlardan oluşan iki toplumlu devleti bir türlü gerçekleştirememektedir). Tartışmalar azınlık haklarından öteye gidememiş,özerk toplumlar aşamasına gelinememiştir. Kısaca çok toplumlu, çok dilli ve çok hukuklu devlet günümüzde bile bir ütopyadır.

Ne var ki;bu çok toplumlu ve çok dilli devlet yapısının (Padişah fermanları dört dilde yazılıyordu), etkilerini halâ yaşadığımız, aleyhimize iki önemli sonucu olmuştur: Asırlarca birlikte yaşama rağmen toplumlar arası ortak bir yaşam,ortak bir kültür,ortak bir ilim,ortak bir dil oluşmamıştır. Buna karşılık her millet, Hıristiyan veya Yahudi tebaa kendi “milletine” (communaute) ait kimliğini korumuş, kendisini Osmanlı toplumunun bütünün bir ferdi olarak görmemiş, kendi özel konumunun bütünlüğü içersinde,kültürünü geliştirmiştir :Örneğin Roma Kilisesinin dili Latince,Ortodoks Kilisesinin dili ise Rumca’dır. Latince Anadolu’da ,sanki asırlar boyu Roma dönemi hiç yaşanmamış gibi zaman içinde kaybolmuş,ölü bir dile haline gelmiş,buna karşılık Rumca giderek güçlenerek yaşamağa devam etmiştir. Avrupa’da Roma kilisesi çeşitli mezheplerle parçalanmış,buna karşılık Ortodoks Hıristiyanlık Balkanlarda ve Anadolu’da bir bütün olarak varlığını korumuş, zamanı gelince de bunu Osmanlı aleyhine kullanmıştır. Bu Osmanlı,daha doğrusu,İslam “millet” sistemi sayesinde olmuştur. Asıl önemlisi asırlar boyuncu süregelen bu cemaata (millete) dayalı kimlik düzeni, modern çağlara gelindiğinde bir Osmanlı üst ulusal kimliğinin oluşup,yerleşmesine imkan vermemiş, Tanzimat’tan sonra bu yolda sarf edilen bütün çabalar sonuçsuz kalmıştır.

İkinci olarak modern çağlara gelindiği zaman,her millet Avrupa’da egemen ulus devlet modelinden de etkilenerek ve Osmanlı ülkesine giderek artan Hıristiyan göçlerle de güçlenerek , olabildiğince etkili irredentist (dile dayalı milliyetçilik) hareketler gerçekleştirmeğe başlamışlardır. Başta Fransa,Yunanistan ve Çarlık Rusya’sı olmak üzere Avrupa devletleri ile, asırlar boyu birlikte yaşadıkları topraklar,insanlar , siyasi ve toplumsal düzen aleyhine işbirliğine hazır hale gelmişler,bir istila aracı olarak kullanılmayı kabul etmişlerdir. Böylece Anadolu’da yaşayan Rumların Yunanlılaştırılması,Katolik Ermeni Milletinin Fransızlaştırılması, Gregoryen Ermeni Milletinin de Ruslaştırılması bu ülkeler tarafından gerçekleştirilmiştir. Dil kültürel bir nitelik ,bir değer olmanın ötesinde siyasi bir anlam kazanmış,bir istila aracına dönüşmüştür.

Yakın örnek İzmir’dir; özelikle on dokuzuncu asırdan itibaren artan ve hızlanan bir şekilde Rumlar Ege adalarından ,Ermeniler Nahçıvan,Halep ve Engürü (Ankara) civarından göç ederek İzmir’e yerleşmişlerdir. Bir taraftan Osmanlı tebaası olarak sahip oldukları özerklik,öbür taraftan sırasında yabancı statüsüne geçerek (Yunan Konsolosluğu Rumlara, Fransız Konsolosluğu Katolik Ermenilere bu olanağı tanımışlardı ) kapitülasyonlardan elde ettikleri ayrıcalıklar ve dokunulmazlıklar ile ekonomik bakımdan güçlü oldukları kadar, hukuk açısından da ,Osmanlı ülkesinde üstün ve ayrıcalıklı bir konuma geçmişler,Müslüman Türk ve Yahudi İzmirlileri “ötekiler” konumuna itmişlerdir.

İzmir’de ”Ortodoks Yunanlıların okullarında Türkçe ikinci dil olarak bile okutulmamıştır.” Osmanlı İmparatorluğunda Ortodoks Yunanlıların okullarında öğrencileri, Türk halkıyla birlikte yaşamağa hazırlayacak şekilde , ayni toplum ve devlete ait olma fikri üzerine kurulu, bir eğitim verildiğini söylemek mümkün değildir.” (1) Ayni durum Ermeni okulları için de söz konusudur. Osmanlı Bankası İzmir Şubesinde işe giren Halit Ziya Uşaklıgil, bankada kendisinden başka Türkçe bilen memur olmadığını söylemektedir. “İzmir azınlıklarının,Hıristiyanlarının hemen hepsi Türkçe bilmiyordu” diyor. (2). İzmir, Yunan Kralının doğum gününde Rumlar tarafından Yunan Bayrakları ile Rus Çarının doğum gününde ise Ermeniler tarafından Rus bayrakları ile donatılıyordu. 1897 Teselya savaşında Yunanistan Konsolosu , İzmir’de Osmanlı ordusuna karşı savaşmak üzere Osmanlı tebaası Rum gönüllü toplamış,Yunanistan’a göndermiştir.(3) Osmanlı tebaası Rumların İzmir’in işgali ve sonrasındaki tutumlarını ise hatırlatmağa gerek yoktur. “ Gavur İzmir’in göz kamaştıran ışıltısı şehirde hüküm süren toplumsal ve kültürel sert hiyerarşiyi unutturmamalıdır. İzmir kozmopolit’liği, egemen unsurları batının dil,kültür ve ekonomik güç ve tekniği olan katı bir toplumsal düzendir.” (4)

İşte dil dahil Türk Milliyetçiliği,bu alt yapı üzerine kurulu saldırılar üzerine doğmuş bir tepki, bir kendini koruma milliyetçiliğidir;haklı bir milliyetçiliktir; batılı devletler,örneğin bir Fransız,Bir İtalyan bir Alman,Bir Yunanistan milliyetçiliği gibi saldırgan, yayılmacı değildir. Batılı ülkelerin dini veya etnik bir cemaate (millete) mensubiyete dayalı kimlik anlayışının oluşturduğu alt yapıyı bir fırsat bilip, ustaca kullanarak geliştirdikleri olay ve saldırılara tepki olarak doğmuş ve gelişmiştir. Bunun için Türk milliyetçiliği; “millete” yani cemaat mensubiyetine dayalı ve ayırıcı, dini veya etnik veya mesleki veya bölgesel her türlü alt kimlik/ üst kimlik anlayışını reddetmiş, yurttaşlık;yani evrensel bir değer olan bütün yurttaşların eşitliği ve kardeşliği üzerine kurulu tek bir ulusal kimlik tanımıştır. Cumhuriyet,haklı olarak, çok dilli ve çok hukuklu değildir. Tarihimiz bize bunu öğretmiştir

Rahmetli Ağabeyim Attila İlhan ömrü boyunca işte bu haklı milliyetçiliğimizi anlatmağa çalışmış,bunu savunmuştur.

Vefatının İkinci yılında rahmet ve saygıyla anıyorum.

-----
(1),(4) Hervé Georgelin, « Smyrne à la fin de l'Empire ottoman : un cosmopolitisme si voyant », Cahiers de la Méditerranée, vol 67 Du cosmopolitisme en Méditerrannée, mis en ligne le 21 juillet 2005, URL: http://cdlm.revues.org/document.html?id=127
(2) Halit Ziya Uşaklıgil. – “Kırk Yıl”
(3) Hervé Georgelin. “La Fin de Smyrne”. S. 168-169










Powered by Blogger

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons License.