yeni defter
02 Aralık 2007
 
D o ğ u d a v e B a t ı d a
M i l l e t K a v r a m ı

Georges Prévélakis




Milliyetçilik,soğuk savaş sırasında , günümüzden daha çok geçmişe ait bir olay olarak görülmüştür.Komünist ideoloji,milli dayanışmanın yerine sınıf dayanışmasını koymuştur, İkinci Dünya savaşında Nazi Almanya’sına karşı yürütülen savaşın,Sovyet komünizmden çok Rus milliyetçiliği temelinde götürülmesine rağmen bu böyledir. Batıda da liberalizm ekonomik etkenler üzerine vurgu yapıyor,siyasi anlamda kültürel etkenleri marjinalliğe itiyordu.
Bu bakımdan,milliyetçi ihtilafların ,eski Yugoslavya’da olduğu gibi kimi zaman gerçek bir savaş,kimi zaman da azınlıklara baskı biçiminde yeniden ortaya çıkması sosyal bilimler, siyasi bilimler v.b uzmanlarını çok şaşırtmıştır. Milliyetçiliğin ölmediği gibi ölmek üzere de bulunmadığı,aksine bölgeyi istikrarsızlaştırıp, insani ve maddi zararlar verebilecek büyük bir gücün var olduğu anlaşılmış,konunun açıklanabilmesi için araştırmacılar, gazeteciler tarafından çeşitli teoriler ileri sürülmüştür. Kapalı kurşun kap (La chape de plomb) bu şemalardan birisidir: Bu fikre göre; büyük bir baskı altında tutulan milliyetçi duyguların ortaya çıkmasını ,sızdırmaz kurşun bir kap görevi gören komünizm önlemiştir. Kap açılır açılmaz onlarca yıldır baskı altında tutulan birikimler boşalmış, sonuçları Yugoslavya’da Kafkaslarda görüldüğü gibi,büyük patlamalara yol açmıştır.

Bu açıklamalar ile bir sonuca varılamaz. Sorun sadece komünizmin varlığından (veya yokluğundan) ibaret değildir; öyle olsaydı, Kıbrıs gibi komünist olmayan bir ülkede, Yugoslavya ile ayni karakterde sorunlar (karışımları) ile karşılaşmamak gerekirdi;buna bir açıklama bulmak zordur.

Soğuk savaş sonrası ortaya çıkan kargaşayı yorumlayan, “La chape de plomb”’ın (sızdırmaz kurşun kap) tamamlayıcısı bir başka teori; doğunun batı politik kültüründen daha sert ve demokrasiye daha az yatkın Ortodoks politik kültürüdür. Din savaşları, engizisyon, Müslümanların ve Yahudilerin Katolik İspanyadan sürülmesi (günümüz diliyle etnik temizlik),daha yenilerde faşizm,nazizm,soykırım…v.b çok çabuk unutulmuştur. Batılı gazeteciler,entellektüeller, bu eski otoriter ve şiddet içeren geleneklerini hatırlamalı biraz insaflı olmalıdırlar. Gerçekte, batı tarzı dışlama,Yugoslavya faciası ve eski komünist ülkelerin (özellikle Ortodoks gelenekleri olanların) karşılaştıkları büyük zorluklar ile ,doğunun dışında , Ortodoks, Yahudi, Müslüman gibi diğer konulara yönelik olarak da yeni ifade imkanları yaratmıştır(1)

Eski komünist ülkelerdeki krizin büyük bir bölümü ,bu tutumumu açıklayan sosyo-pisikolojik koşullar bir tarafa,bunlardan bağımsız olarak, derinliklerdeki anlaşılması bir hayli zor olan millet fikri ile yakından ilgilidir. Doğu Avrupa’daki “millet” gerçeği ile Batı Avrupa’daki “millet gerçeği birbirinden oldukça farklıdır. Batılı yorumcular,doğu Avrupa’daki olayları kendi özel deneyim ve yaşamlarındaki millet ve milliyetçiliğe göre yorumlamaktadırlar. Millet ve milliyetçiliğe ,Avrupa’nın bakışı (batı Avrupa anlamında), din ve siyaset arası ilişkiler,dil ile siyaset arası ilişkiler,azınlıklar,toprak kazanımları v.b gibi bir çok sorunda doğu gerçeğine uymamaktadır, değiştirmektedir. Bu bakış açısının en belirgin sonuçları; dramın aktörlerinin güdüsünü anlamada yetersizlik ,onları savaşa bir egemenin iradesi veya cani benzeri bir diktatörünün ittiğini sanmaktır.

Avrupa üzerindeki bütün düşüncelerin kaynağı, Roma İmparatorluğu geleneğinde de var olan Antik Greko- Romen uygarlığıdır. Ne var ki çoğu kez Roma imparatorluğu geleneğinin batıdan daha çok doğuda korunmuş olduğu gerçeği unutulmaktadır.
Doğu Roma İmparatorluğu ,İstanbul’un Osmanlılar tarafından alınması tarihine (1453) kadar devam etmiştir. Araplar ve Türkler, bu imparatorluğun tebaalarını Bizanslı olarak değil Romalı (Rumi,Rum) olarak isimlendirmişlerdir. “Bizans İmparatorluğu” terimi, Roma imparatorluğu ile Bizans arasında bir kesinti,bir farklılık olduğu fikrinin telkini amacıyla batılılar tarafından ortaya atılmıştır. Aynen Yunanistan’ın günümüz Makedonya’sını, Antik Makedonya ile tarihi bağlantısını koparmak için “Üsküp” olarak isimlendirmesi gibi.

Roma İmparatorluğunun sona ermesi imperyal geleneğin de bitişi anlamına gelmemektedir. Bu gelenek Osmanlı İmparatorluğunda bir çok kurumları (yapıları) ve Bizans türü yönetim alışkanlıkları ile devam etmiştir. On dokuzuncu yüz yılın başına kadar, bu imperyal anlayış,(bakış,mantık) Balkanlardan Orta doğuya kadar uzanan büyük bir coğrafyaya, tartışmasız, egemen olmuştur. Bir çok Roma geleneği, bu alanın dışına da taşarak Rusya’da ve batı formları içersinde de olsa Orta Avrupa’da (Avusturya) da yer bulmuştur.

Bu imparatorluklar dünyası,günümüz milliyet ve milliyetçilik anlayışından çok uzak bir kimlikler demetine göre örgütlenmişti. En güçlü kimlik referansları yerel veya bölgesel olanlardı. Tebaa ; coğrafi koşullar gereği sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamın parçalandığı ,adalar,dağlar gibi küçük bölgelerde yaşıyordu. Bunun dışında diğer kimlik referansları olan alanlar bölgeler ile daha az bağlantılıydı. Kendilerini içinde bulundukları örgütlerle tanımlıyorlardı; İmparatorluk bütününde dağılmış cemaatlar arası kültürel, siyasal, hatta ekonomik bir yaşam alanı oluşturan dinler gibi . İmparatorluk bütününde,hatta dışında dağınık durumdaki sınıfları,gurupları,aileleri birleştiren örgütler kimlik referansları olabiliyordu. Ayırıcı unsur bazen da konuşulun dil idi; ama genelde, bu konuşulan dil unsurunun altında, dağınık gurupları, ayni meslekten veya ayni dinden v.b… olmak gibi, birleştirici unsurlar da vardı. Millet kavramını açıklayan işte bu gibi görünümlerdir. Bu gibi etnik ve dile dayalı veya etnik ve dine dayalı gurupların arasında Yahudiler,Ermeniler ve Yunanlılar en kurumlaşmış, olanlardı. Ama yine de batı tipi millet anlayışından çok uzaktaydık.
On dokuzuncu asrın başına kadar imparatorluğun her yönüne dağılmış bu milletlerin siyasi veya ülkeyle ilgili (toprakla ilgili) hiçbir projeleri yoktu. İmparatorluk tarafından yaratılmış ve korunmuş büyük bir alanda ticari ,dini v.b örgütlerini kurup çalıştırıyorlardı. İmparatorluk tarafından birleştirilmiş ve güvence altına alınmış büyük ekonomik alan onlara ekonomik işlerini yürütmek için büyük bir imkan sağlamış oluyordu. Kendilerini, etnik bakımdan homejen ama küçük bir alanla sınırlandıracak yerde,bu milletler imparatorluğun bütününe yayılmış geniş bir alanda ve kendileri ile rekabet olanakları çok sınırlı bir halk arasında yaşamayı tercih ediyorlardı. Böylece on dokuzuncu asrın başına kadar imparatorluğa bağlılıkları sorunsuz olarak sürdü.
Ülke bütününe yayılmış bu milletlere,imparatorluğun yaklaşımı ise ancak iyi niyetli bir yaklaşım olabilirdi. Emperyal iktidarın başlıca düşüncesi ülkesini koruma ve topraklarını genişletme ihtimalleri idi. Bu amaçlarını gerçekleştirebilmek ise sorunsuz ve kendisine çıktığı seferlerde gereken kaynağı sağlayabilecek güçlü bir ekonominin varlığına bağlıydı.
Ülke bütününe yayılmış milletler,bu bakımdan, imparatorluk ekonomisine büyük bir üstünlük sağlıyordu. Böylece düşündüklerini gerçekleştirmek, ülke bütününe yayılmış ekonomisini ağımsı bir örgütle birleştirip, dünya ile ilişkilendirmek imkanını kazanmış oluyordu. Milliyetçiliğin doğumuna kadar,tolorens kavramının imperyal düzende,bu bakımlardan hiçbir anlamı yoktu. Zira ülke bütününde yaygın milletler ile imperyal zihniyet arasında hiçbir çelişki bulunmuyordu.
Elbette,sınıflara,bölgelere v.b göre de kimlik belirlenebilirdi. Geniş ve yayılmış aile de ağımsı bir yapılanmadır(şebekedir). Günümüzde,Mafia,bunun kalıntısıdır.. Bunun gibi daha az görünmüş ve eleştirilmiş olmakla beraber örneğin Grek deniz ticaretinin başarısının arkasındaki gibi olanlar da vardır.

Nihayet ,son olarak,devletin kendisi de, imperyal anlayışta, bir kimlik belirleme kavramıdır. Osmanlı imparatorluğunu hiçbir şekilde tebaasının iyiliğini istemediğini düşünmek, kendisine karşı olan halkının büyük bir bölümünü ezen, sadece, baskıcı bir devlet olarak değerlendirmek, çok yanlış olur. Ne var ki XX.asır başlangıcında yani İmparatorluğundan dağılmasından öncesi dönem için gerçeğe yakın olan bu durum, İmparatorluğun önceki dönemleri,özellikle genişleme dönemi için yanlıştır.

Osmanlı İmparatorluğu,bu bakımlardan,çok kimlikli bir ülkedir;kimi bağlı olduğu örgüte,kimi üzerinde yaşadığı toprağa göre tanımlanan bir çok kimlik vardır; kültür ve kimlik tanımı olarak son derece karmaşık ve akışkan bir görünüm arz ediyordu. Millet; kötü tanımlanmış; pek de net olmayan bir kavramdı,ama imparatorlukta hüküm süren “Din”,”yaşam biçimi”,”aile” gibi diğer gerçekler karşısında fazla da bir önemi yoktu.

Batı Avrupa’da ise durum çok farklı bir şekilde gelişmiştir. İmperyal iktidarın V. Asırdan itibaren giderek yok oluşu;toplumların istikrasızlık ve güvensizlik tehditlerine cevap veren yeni bir siyasi kültürün oluşmasını imkan vermiştir. Bu da ulus devlet kavramı üzerine kurulu ; “millet” ve “Devlet” in ortaya çıkmasını sağlayan uzun ve zor bir süreçtir.

Batı orta çağının akışkan ve karmaşık jeopolitik durumunun yavaş yavaş dağılmağa başlamasından itibaren iki ülke iktidarlarını merkezileştirerek topraklarını sağlamlaştırmışlardır. Bu İki ülke Fransa ve İngiltere’dir. Merkezi bir devlet tarafından güvence altına alınmış bir ülke toprağının varlığını birkaç asır sürdürebilme yeteneği sonunda “millet” kavramının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Milliyetçiliğin bu iki “paradigmatiques” durumunda (Fransa ve İngiltere) birbirlerinden ayrılmaz (bölünmez) şekilde birbirine bağlı üç unsur vardır: Devlet,ülke ve millet.
Avrupa’nın geri kalan bölgelerinde durum uzun zaman belirsiz kalmıştır.Kişisel ve değişken egemenlikler ile parçalara ayrılmış bu dünyada birleştirici tek unsur kilesidir. Ama Reform döneminde Kiliseye yöneltilen itirazlar ortalığı daha karıştırmış,istikrazlığa yol açmıştır. Öyle ki; Otuz yıl savaşlarının yarattığı yıkımlar,facialar karşısında Yugoslavya krizi küçük bir şaka gibi kalır. 1648 Westphalia anlaşması ezilmiş Germen dünyasını (stabileser) güçlendirmeyi hedeflemişti. Böylece ülke ile dini özdeşleştirerek tek bir kimlik (dini) tanımlamasına imkan veren cujus regius,ejus religio ( ülken neresi ise dinin de odur) ilkesine gelinmiştir. Uluslararası modern sistem devletin belirli bir ülkede egemenliğini ve homojen bir halkı yaratmış oluyordu. Ülke,devlet ve millet özdeşleşmesi daima hakim anlayış kaldı.

Batı Avrupa’nın günümüze kadar gelen tarihi; bu, ülkeye dayalı ulus devlet anlayışını her zaman teyit etmiş ve güçlendirmiştir. Milletin siyasi rolü Aydınlanma dönemi ve Fransız İhtilâli ile daha da pekişmiş,kalıcı hale getirmiştir. Ulusal dayanışma,Batı Avrupa devletlerinin,istikrarsızlık korkusundan kurtularak,liberalleşmelerini sağladı. Sanayi devrimi ve mali ve sınai kapitalizmin gelişmesi, batının gerçekleştirdiği ülke,devlet ve millet bütünlüğü sayesinde mümkün hale gelmiştir. XX.asırda , en etkili güçlü olma yolu, artık, Batının politik modelidir. Maddi gücüyle olduğu kadar kültürel modelinin ve politik anlayışının dinamizmi ile ,batılılar,yeniden kurmak üzere dünyayı değiştirmeğe başladılar. Dünyanın modernleşme (yani batılılaşma) süreci başlamış oldu.

İlk modernleştirme bölgesi Osmanlı ülkesidir. Yunanistan,Osmanlı ülkesi bütünlüğü içersinde kurulan ilk ulus-devlet oldu. Yunan milliyetçiliği,olumlu veya olumsuz,sırasıyla ortaya çıkmakta gecikmeyen Sırp,Bulgar,Romen,Arnavut , Türk,Makedon milliyetçi hareketlerine örnek teşkil etmiştir. Bu yeni milliyetçiliğin kurucu unsuru,tarihçiliktir. Doğu milletleri ile batı tipi millet arasındaki temel farkları unutturmayı amaç edinmiş,doğuda, batı tipi milletlerin her zaman var olduğu kanaatini yaratmıştır. Batı anlayışına uygun milletin eski zamanlardaki (Antik dönem ve orta çağ) görünürlüğünü ,Osmanlı döneminde, XX.asırda tekrar uyandırılıncaya kadar, kaybettiği ileri sürülmüştür. Milliyetçi ideoloji,tarihi yanlış okumak suretiyle doğunun çok farklı bir gerçeğini batılılaştırmak istemiştir. Böylece; başlangıçta işaret ettiğimiz karıştırma olayına yani ; Batıda ve Doğuda millet realitesinin ayni olduğu ve olacağı şeklinde iki durumu birbirine karıştırıcı fikre katkıda bulunmuştur.

Ne var ki bu sunumlar ve jeopolitik gerçekler arasında büyük farklılar vardır. Batının devlet,ülke ve millet özdeşleşmesi üzerine kurulu ideolojisinin,akışkan ve çakışmış kimlikler ve birbirine karışmış halklar karmaşası temel niteliği olan imperyal büyük bir alana uygulanması zorluklar yaratıyordu. “Balkanlaştırma”,”Şark Meselesi” v.b nin kaynağında işte bu temel çelişkiler yatmaktadır. Batının ezicici gücünün jeopolitik ortamında iki model arasında bir uzlaşma yaratmak mümkün değildir. Doğu gerçeğinin batının ihtiyaçlarına (isteklerine) boyun eğmesi lazımdır. Halkları ,kimlikleri,ülkeleri bölmek, Makedonya salatasından,mozaiğinden ,uluslar arası westaphalie anlayışına uygun bir düzene geçmek gerekiyordu.

Herkesin herkese karşı verdiği bir sürü savaş,birbirini izleyen daha çok veya daha az şiddet içermeyen (Pasifik) araçlarla “etnik temizlemeler”, baskı veya tasfiye yoluyla başta dil v.b olmak üzere her türlü yerel farklılıkların giderilmesi amacıyla kültürel bütünlüğü sağlayıcı işlemler ,kanlı Yunanistan iç savaşı dönemi ile işaretlenmiş,soğuk savaşın başlangıcına kadar devam etmiştir. Soğuk savaş ile birlikte doğu halklarının modernleştirilmesi işlemleri geçici olarak durdurulmuştur.

Bu durmanın sebebi nedir? Bu,büyük ölçüde Sovyetler Birliğinin Rus İmparatorluğunun bir seri ulus-devlete dönüştürülmesine direnmedeki başarısı sayesinde mümkün olabilmiştir. Sovyet devrimi, Rusya’yı, milliyetçi modernleştirmeden kurtarmak için başlangıçta bir kaçış stratejisi izlemiştir; dayanağı milliyetçilikten daha modern olan komünist ideolojidir. Tasarısı ,aslında, imperyal sistemini kurtarmağa yönelik bir reform teşebbüsüdür. XIX. asırda Osmanlı imparatorluğunda ve Habsburg imparatorluğunda başka girişimler olmuşsa da hepsi akim (sonuçsuz) kalmıştır . Bunların aksine çok daha radikal olan Sovyet projesi, başarı kazanacağa benziyordu.

Tito Yogaslavya’sı,İkinci dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından başlatılan çözülmeyi önlemek için Sovyet modelini takip etti. Böylece soğuk savaş sırasında Sovyetler Birliğinde ve Yogaslavya’da İmparatorluklar dönemi tortusu “etnik karışımlar” gözlemlenebilirdi. Komünist sistem ,ideolojik olduğu kadar politik yönden de güçlü olduğu sürece etnik sorunlar marjinal durumda kalıyordu. Sovyetler Birliği ve Yogaslavya yurttaşları kendilerini eski bir döneme ait hissetmiyorlardı,çünkü milliyetçi değillerdi. Aksine kendilerinin,henüz milliyetçi duygularından kurtulamamış ve CTT Avrupa’yı kurmak için daha çok çaba sarf etmeleri gereken diğer Avrupalılardan ilerde olduklarına inanmışlardı.

Komünizmin çöküşü ,sadece, milliyetçi tutkulara güç kullanarak hakim olan baskıcı bir rejimin ortadan kalmasından ibaret bir olay değildir; ayni zamanda bir dünya görüşünün bütünüyle yıkılmasıdır. Tarihi ilerleme bağlamında komünizm artık milliyetçilikten daha üstün konumda olmaktan çıkmıştır,soğuk savaş sonunda komünistler “ilerlemeci” kişiler olarak kabul görmüyordu. Geçici olarak duraklamış bulunan milliyetçi süreç yeniden başlatılmıştır. Söz konusu olan; XIX. asır başlangıcında Balkanlarda isyanlarla girişilmiş işi tamamlamak,imperyal anlayışın bu son kalıntısından kurtulmak;etnik temizliği gerçekleştirmektir.

Görüldüğü gibi ,savaş sonrası facialar,sadece hastalıklı ve etkili bir doğu milliyetçiliğinin sonucu olup,ırkçılık benzeri fikrin, hiçbir temeli bulunmamaktadır. Sorun doğu siyasi kültürünün batı siyasi kültüründen farklı bulunduğu varsayımında değildir. Sorun doğunun modernleştirme koşullarındadır;yani (bu da) kimliklerin ve toprakların hızlı ve kaçınılmaz olarak şiddet içeren bir şekilde değiştirilmesindedir. Şüphesiz yanıltıcı bir biçimde şematize edersek,doğuda halkların modernleşme yolunda zorlama bir yürüyüşe karşı oldukları söylenebilir; iki asırdır kat ettikleri mesafe, Batı Avrupa’nın bin yılda ve bu bin yıllık tarihi geçmişte her zaman da etrafına çiçekler serpmeyerek geçtiği mesafedir.

Bu süratli sunum tarihin ve iki Avrupa jeopolitiğinin yeniden yorumlanmasını içeren derinleşmiş bir çalışma olma iddiasında değildir. Soğuk savaş sonrası ortaya çıkan sorunları açıklayan yeni bir teori kurmak da düşünülmemiştir. Amacı, medya yorumlarının ve bazı batılı entelektüellerin ön yargıların ne kadar tutsağı olduklarını,mütevazı bir şekilde göstermeğe çalışmaktır. Bu ön yargıların bir kısmı pek de objektif olmayan ulusal kimliklerin tasfiyesi hizmetinde bir tarihçilik anlayışından kaynaklanmaktadır;diğer bir kısmı ise batının ,kökleri asırların gerilerinde kaybolmuş , doğuyu algılama biçimine bağlıdır.


1. Söz konusu olan Luxembourg zirvesinde ki dışlamadır;bu defa dışlanan Ortodoks Balkan ülkeleri değil,Yunanistan da katılımı ile Türkiye’dir.

Çeviri Cengiz İlhan

(Alıntı yapılırsa kaynak gösterilmelidir. - C. İ )

L'Institut de la Mémoire Européenne37, rue Washington - F- 75 008 PARIS - Tel & Fax : + 33 (0)1 47 92 17 60 E-mail:http://european.memory.free.fr/Textes/Textes/courrier.html
Ce site est la création de Théo Robichet © 1998


Powered by Blogger

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons License.